Category Archives: Yazar

İncinen Anılar!..

Standard

ozdeyis_net_resimli_ozlu_sozler_e-motivasyon-net_muhammed_ali_sozleri_Kalbim ilk defa ellerimden daha soğuk bugün. yaşamak öyle büyük bir lokma ki insanın yutkunamadığı, devamlı çıkarıp baktığı oluyor. sürekli geriye dönüyoruz, bazen düşünüyorum da yaşanacaklardan geriye gitsek daha mı memnun olurduk? öleceğimiz andan sarsak geriye filmi, daha parlak olur mu tünelin ucu? Evvel zaman içinde kafamı yastığa gömüp “neden olmadı, meğer her şey yalanmış” diye kalbimi darladığım insanın kendini ne kadar mahvettiğine şahit olup irkildim. insan kendine bu kötülüğü nasıl yapar, kalp kırmayı nasıl marifet sayar bilemiyorum. Temizdi sevgimiz, birbirimize yüzümüze bakan “siz güzel çiftsiniz maşallah terbiyelisiniz” derdi. insan eski bir dostunu toprağa verir gibi anılarıyla kefenleyip gömebiliyormuş meğer ilk sevdiği insanı. öyle üzüldüm ki bu denli kör oluşuna, bu denli kendini saçma sapan şeylere kaptırmasına. “yapma” dedim sanki hayatında söz sahibiymişim gibi hala. “yapma, anılarım inciniyor” diyemedim, duymazdı da zaten yine yapacaktı bahaneleri vardı kendince. Halen vicdanı varken “yapma” dedim, sonra geri çekildim daha fazla anılarım kirlenmesin diye. Yine de tutamadım zihnim toparlayıp attı sokağa, bana sadece önüme bakmak kaldı. Ona kapıları kapadım hayatıma çok uzak olduğu için. Bu günü de gördüm ya, kendi adıma mutluyum, artık olsun varsın gönlü hoş olsun…

Reklamlar

Ve insan kendine teslim edildi!

Standard
narcissus-caravaggioYazının başlığını koymakla aslında bir sınır koymuş oldum. Sınırlar içinde gezinmek sınırsızlığı, özgürlüğü arzulamak, düşlemek, ulaşmaya çalışmak gibi bir çabaya itiyor insanı malum. Aslında daha şimdiden özgürlüğün yanıbaşımızda olduğunu, hep bizimle olduğunu ve onun hatırlanmaya gereksinimi olduğunu unuttuk. Ve insan kendini unuttu!
Birlikte yaşadığımız sağlıksız yapı içinde her birimiz bir parça o derin karanlığın, o acı batağının, cehaletin payından alıyoruz. Yaşam akıp giderken pek çoğumuz geride kalıyor, duraksıyor, hastalanıyor, içindeki neşeyi ve canlılığı yitiriyor…
Aşağı yerlerde, duygularda, düşüncelerde uzun süre kalanların o ortamlara ruh, beden ve zihin olarak uyumlandığı doğrudur. İnsan kocaman dünyada kendini küçücük bir alana hapseder!
Ankara’da ve İstanbul’da patlayan bombaların mimarları sivil halkı hedeflediler ve pek çok canın ölümüne neden oldular. Aslında yaşama olan öfkelerinin acısını çıkardılar. Düşünme ve yaşama özgürlüklerini bombaladılar bir bakıma. Başka canları aldılar. Onların hayatlarını çaldılar!
Bir insan bir başkasının hayatını nasıl alır? Onun bedenini nasıl bir bombayla parça parça eder? Bu nasıl bir haktır? Ve bu hakkı nasıl kendinde görür? Tüm bunlar şuurlu sorular. Şuurlu soruların cevaplarını şuursuz olanlar cevaplandıramazlar malum. Onun içindir ki herkes herkesle konuşarak anlaşamaz. Aynı dili konuşabilenlerin anlaştığı kesin bir kanı ile doğrudur. Herkes konuşuyor, herkes ama herkes konuşuyor ve insanlar birbirlerini anlamıyorlar! İnsanların birbirini anlamadığı bir dünyada yaşıyoruz. Birbirini anlayanlar aynı türden olanlar. Her tür birbirini bulur. Her insan kendi türüne doğru çekilir. Enerjinin doğası, hayatın düzeni budur!
Bu noktada insanın kendi potansiyelini görmezden gelip korku dolu bir dünya içinde kısılıp kaldığı zamanlar var. Ve bu zamanlar gönülsüz bir orda kalıştan yeteri kadar ‘çaba, konsantrasyon, sabır ve anlayış’ geliştirilmediği için gönüllü bir kalışa dönüşüyor. İnsanlar sonradan ‘canavar’ oluyorlar. Öldüren, parçalayan öfkenin içinde kalıp ‘kendileri olma’ erdemini kaybediyorlar! İnsanlık bu yüzden kaybediyor! Birbirimizden farkımız bu. O karanlığın içindeyiz hepimiz. Kendi ışığını koruyan ve yaşayanlar, bilinçli olarak yaşayanlar o karanlıktan ayrılıyor! Kendi ışıklı dünyalarını yaratıyorlar. Kendi hayatlarını doğuruyorlar!
Ankara’da ve İstanbul’da ölenlerin ardında bıraktığı acının etkisinde bu karanlığı yeniden hissettik. Her ölümde bu etkiyi yeniden hissediyoruz. Ve bu etki insanı karartıyor. Bu etkinin bir yere ulaşacağı falan yok.
Bazen kızıyorum. İnsan neden bu kadar yalnız bırakıldı! Tanrılar neden bu kadar insanı yalnız bıraktı? Neden yönetimlerde o karanlık tarafından yutulmuş ‘canavarlar’ var? Dünyayı yöneten eller neden bu kadar basiretsiz, duyarsız ve kötücül! Toplumsal kitlelerin gittiği yön neden bu kadar yanlış ve hastalıklı? Neden daha güzel bir dünyada, kendi varlığımızı yüceltmemize izin verilen bir dünyada yaşamıyoruz? Neden? Neden? Neden? NEDEN?
Bunun başka bir izahı yok. Yaptığımız her eylemin sonucunu yaşadığımız bir dünyaya salıverildik; bir gölge dünya, bir yanılsama, bir rüya…Tüm bunların gerçek kılındığı bir rüya! Karasabanlar çok, canavarlar çok, cahiller çok evet ama ışık da var, güzellik de var, neşe de, umut da var. İnsanın olduğu yerde her şey var, hepsi var! Ve maalesef bu dünyada birlikteyiz!
Yine de kızıyorum. Bunları yaşayarak öğrendik. Öğrenmeyenler için tekrar ve tekrar, tekrar ve tekrar yaşamak… Ve ruhu karanlıklarda esir kalmış insanların sebep olduğu travmanın yükünü çekmek!
Ve insan kendine teslim edildi! Tanrılar böyle uygun gördüler.
Ve insan kendine teslim edildi; kendi özgürlüğüne ve kendi sınırlarına…

Algılayış…

Standard

03_psikolojik_gercekler_beyin_th

Algım kitleniyor son zamanlarda. Kafamdaki görüntüler sabitleniyor; gözlerim aracılığıyla gördüğüm şeylerle hayallerim aynı yöne bakmaya başladı; bu tehlikeli.. Bunu biliyorum…

Üzerine düşünmeden edemedim ben de. Bir şey üzerine düşünmeye başladığımda bu kendi bilgeliğime sorduğum bir soru ile başlar. Ve ardından cevaplar net bir şekilde zihnimde beliriverirler. Bu ben de hep böyle olur. Gerçek zihnim açığa çıkar ve sıradan zihnimin düşünerek içinde debelendiği konulara açıklık getiriverir.

Algılayışın kitlendiği gibi bir cümle beliriyor zihnimde. Kitlenmenin sabitlenmekle eş olduğu bu sanrılı durum, bir ruh hali. İçinde bulunduğum çevre dikkatimi ister istemez gönüllü bir şekilde değil gönülsüz bir şekilde ona verdiğim için beni de ele geçiriyor. İsteksizlik ardından aynı yöne bakan parçaları harekete geçiriyor. Bir mecraya düşüyorum. Bu yerde iç sıkıntısı, çabalamadan akma isteğime ket vuruyor. Anlamsızlaşmaya başlayan şeyler çoğalıyor ve hiçbirşeyin elinden tutmak istemediğim bir ruh haline sokuyor beni. Ben depresyona böyle giriyorum.

Toplum, içinde bulunduğum şartlar her ne kadar kendimi dahil hissetmesem de kendi dinamiğinde dönen bu etkileşimin çarkından besleniyor. Bu beslenme benim ne bedenimi ne de ruhumu doyuruyor bunu biliyorum. Ama doyurmayan şey tüketiyor da. Tükeniyorum yavaş yavaş.

Algımın kapanmaya başladığı tehlikesiyle burun buruna kalıyorum. Onca farkındalık, onca içgörü, onca kıymetli deneyim çekiliveriyor sanki bir kenara. Ve hepsi bununla nasıl başedeceğimi merakla bekler gibi bırakıyorlar beni yalnız. İşte o noktada çabalamam gerekiyor. Kalkmak, silkinmek ve kendime gelmek için..

cybercrimeinnovations-227x400Beynim yorgunsa eğer ki insan enerjisinin %95’ini alan beyindir. En çok enerjiyi beyin tüketir. Bu da çok düşünmenin, gereksiz düşünmenin, ruha, varlığına uygun olmayan ahenksiz, akortsuz ve sana lazım olmayan, sana uygun olmayan hallerin karanlık denizinde gereksiz yere kulaç attığında olur. Kişisel algılama, incinme, gücenme, kızma, öfkelenme gibi düşük bilinç düzeylerine kendini indirgediğin bir ruh haline girmişsindir. Toplumun genel değer yargıları, gelenekler, çoğulcu bellek üzerine kurulu sanrılı inançlar, televizyon gibi dikkati dolayısıyla algılayışı bir noktada tutmaya zorlayan, onu sabitleme üzerine kurulu organlar işbaşındadır. Algılayış her an üzerine çullanan avcılar tarafından harcanmaktadır.

İnsan tüm bunların farkında olup da kişisel disiplinin sağlayamadığında işte bu tuzaklara düşer, tekrar ve tekrar yeniden düşer.

1abcde

 

 

İşte ben de böyle düşerim!

Orda Duruyor…

Standard

 

Yağmurlu bir sabahtıb-471148-yac49fmur_altc4b1nda
Sobayı yakmıştım
Çayı koymuştum sobanın üstüne
İçim ıssızdı.

Yağmur hiç durmayacak gibiydi
Bütün gün yağmıştı
Gidecek bir yer yoktu
Gitmek istediğim bir yer yoktu
Bu ev bir sığınak gibiydi
Bir başkası olmaya çalışmadığım tek yer!

Unutmadım
Ne hissettiklerimi
Ne ıssızlığımı
Ne de yaşadığım o çok değerli anları..

Sen vardın
Güzeldin
Zariftin
Samimiydin
Benden biriydin
Issızlığıma ışık olan tek dost!

Sen hep varsın
İçimde güzel,içimde dost
Unutmadım
Orda duruyor!

Kırgınlıklar…

Standard

Kırgınlık ne ilginç bir şey. Doğası gereği insanın içinde açılmış yaralar gibi. Kimi ince, kimi derin kimi de yüzeyde…11aa

Herhangi birine kırgınlık hissettiğinde bunun ilk önce o kimseyle ilintili olduğunu düşünme hatasına düşerim ben de. Sonra sonra daha yukardan bakabildiğimde onun bu davranışının kendi değer yargılarının bir ürünü olduğunu ve kişiselleştirdiğim ölçüde kendimle ilişkilendirdiğimi görürüm. Bu bağı hiç kurmadan koparıp atmak gerek ama duygusallık denen illet çoğu zaman iş başında oluyor. Ama kırgınlık denen anlamsız duygunun insana ne kadar zarar verdiğini bilirim. Ne kadar gereksiz ve anlamsız olduğunu da… Her seferinde sınıfta kalmışlığım ise karşıdan bana bakıp gülmeye devam ediyor.

Bu kırgınlıkların karşısında her kim varsa bu insanların bazılarının beş para etmez, bazılarının değersiz bazısının da benim için ne kadar değerli olduğunu görürüm. Ve kişiselleştirdiğim konuların aslında kırılmama değmeyen, kendimi kimi zaman boş yere üzdüğüm takıntılar olduğunu da.

İçimdeki insan anlayışı da çok başka. Kirlenmemiş ve onca tecrübeye rağmen insana olan inancım da kirlenmemiş yazık ki! Bunun hala ısrarla içimde temiz kalmış olması beni bile şaşırtıyor! İnsan ile ilgili pek çok konuda pek çok şeyi derinlemesine irdelediğim için de işin içinden çıkamadığım oluyor!

Hayat, aslında herşeyin çoğu zaman anlamsızca ve içinde anlam aramaya gerek duymaksızın akıp gittiği bir nehir gibi! Ya da meseleleri kendinle özdeşleştirmediğin ve içinde büyütüp küçültmediğinde aslında herşeyin kendi halinde ve olduğu kadarıyla var olmakta olduğunu görürsün. Karşıda her nerede, hangi resmin içinde veya hangi anlam kargaşasında kaldıysan o çerçeveden bakmakta ve o sınırlı bakışa kısılıp kalmış olma durumunda olduğundur gerçek! Karşıdaki eksiklik, sınırlılık, kargaşa ile bağlantı kurup birtakım beklentiler yaratarak onunla özdeşleşme durumundasındır. Ve bu eksiklik kendinin de eksik olduğunu düşünmeye zorlar seni. Evet birde bakmışsın buna inanmaya başlamışsın. Etiket senin etiketin oluvermiş! Bu bu kadar basit ama basitlik bunu anlamaya yetmiyor işte kimi zaman. Gerçek deneyimlerle karşılaşıldığında, sözümona bildiklerin bir kenara çekiliveriyor ve yalnız bırakıyorlar seni.

Tabii, karşıdakini ‘adam yerine koyma’ meselesi de var. Sanki karşıdaki tam da sen eksiksin gibi ironik bir yanlış algılayış durumuna giriyor insan.Karşıdaki adam mı da adam muamelesi yapıyorum. İşte burda kendi kendime gülmem gerekiyor. Neyi ciddiye alıyorum,kimi ciddiye alıyorum ki! Boşuna söylememişler; ‘Ederinden fazla değer, soytarıyı kral eder!’

Bir de bu tip kırılmalarda insanın şeyleri önemseme zincirinde birtakım aksaklıklar olduğu da doğrudur ve bu karşıdaki ile değil insanın kendisiyle çözmesi gereken bir durumdur kanımca.

Yine de hala bu kırgınlıkların içimi acıttığını ve dersimi bu konuda tamamlayamadığımı görüyorum. Kendi adıma bunda kesinlikle kurtulmak istediğimi de..

Anlamsız ve gereksiz bir yükü, kimilerinin yükünü taşımanın ne manası var ki! Kendi kendime sürekli söylediğim birşey bu; ‘insanlara darılma, kırılma, farkındalıkları o kadar.’

Yük yüktür ve bırakılması gerekir. Bu durumların geride bırakılmaları gerekir.

Ve de öyledir.

Gelecek..!

Standard

self-worship

Gelecekle ilgili inancımız, olacakları bilemeyeceğimizi düşündüğümüz için bilinmez bir gizem gibi algıladığımız bir gelecek anlayışı doğurdu. Bu bakış ise yaşamın sadeliğini,anlamını karmaşıklaştıran en büyük engellerden biri!

Neden mi?… Yaşamınızın herhangi bir noktasında durun. İster geçmişte bir anda, ister şimdi bulunduğunuz yer ve zamanda içimize dönüp bakmak ama gerçekten hissettiklerinin farkında olan biri gibi bakmak insan hayatının şimdiki anının geçmiş hayatının bir sonucu olduğunu bütün yalınlığıyla görmesine yetecektir! Şimdi, bu okuduğunuz şey kolay gibi geliyor. Hayır hiç değil. İnsan okuduklarını anladığını ya da herhangi bir konuda birşey bildiğini sanarken bile o bilginin yüzeyde kaldığının ne kadar az farkında!


arachnesh1
Gelecek denilen şey hal böyle olunca ”yok”. Kendini tekrar eden kalıplar var çünkü. İçinde hissettiğin ne ise o senin kaderini her an biçimliyor ve tıpkı bir örümcek ağı gibi onu her an örmeye devam ediyor. Hiç yorulmuyor, durmuyor..

Yaşam, şu ana kadar yaptıklarının, hissettiklerinin, söyleyemediklerinin, söylediklerinin, her an aldığın nefesin içine kaydettiği şeylerdir. Yaşamın sadece ve sadece bu. Gelecekte olacak olan her şeyi şimdiye dek yaptıklarının, söylediklerinin, söyleyemediklerinin sende bıraktığı izler belirliyor. O izler yeni bir şey yaratmanı sağlayabilir de engel de olabilirler. İçinde biriken izler belirliyor herşeyi. Olacak olanı şekillendiriyor! Bu anlamda ise gizemli bir gelecek yok. Hiç olmadı ve hiç olmayacak..

Sendeki izler.. İçinde hissettiklerin.. Dönüp dolaşıp geleceğin yer orasıdır. Orası senin geleceğindir.

Gitme Zamanı Geldiğinde!

Standard

6890

Olmamış olan’ın olma olasılığına açılan kapılar, günlük yaşamın eşgalinden içimizdeki evrene uzanan etkiler… Bilinenden bilinmeyene, bilinmeyenden bilinene yolculuklar… İki ayrı evren arasında gidip gelen alışveriş; yaşam.

‘Yeryüzü ölümsüzdür, gökyüzü sonsuz’ demiş evrenin kadim dili. Her şey değişir. Değişir ve fakat biz bu değişime ölüm demişiz bir kere. Adı soğuk, kendisi bilinmez! Hakkında yaşarken hiç düşünülmeyen, o son nefes geldiği anda büyük bir panikle karşılanan geçiş!

tumblr_static_tumblr_static_filename_640

Uyumak, uyanmak ile uyumak ve uyanamamak arasında yaşam ve ölüme açılan büyük kapılar bir gün gelir de birbirleriyle sözleşiverirler; yaşama kapanan kapı ölüme açılır, ölüme kapanan yaşama…

İnsanın kendini bir gün gelip de diğer tarafa geçeceğine hazırlaması meselesi, hayata karşı kabulleniş ile dolu olmayan benliklerimizi, ölüme karşı bir kabul ile doldurabilir mi! Zor…

Bugün sabah uyandım ve uyanamamanın nasıl olduğu üzerine düşündüm. Kendimizi tanımladığımız sınırlar, sahip olduğumuz her şey sözleşmiş gibi bir anda sonlanıyor. Etrafımızda bir bağ bile bağlı olduğumuz ve birbirimizi görmeye devam ettiğimiz, bir bağ ile bağlı olup birbirimizi görmeye devam etmediğimiz insanlar ve elbette ki varoluşun zinciri ile bağlı olduğumuz tüm yaşam hepsi birden geride kalıyor! İçinde anlam bulduğumuz, bulamadığımız her şey, yaşarken ifade edemediklerimiz, edebildiklerimiz, kırgınlıklar, sevinçler, keder ve hüzünler, velhasıl kelam tüm ayrıntılar bir bir dağılıyor. Bir sis perdesi bedeni ruhtan ayırıyor; bu büyük bir ayrılış! İnsan, kendi olarak bildiği her şeyi geride bırakırken bedenini, canını da bırakmak zorunda. Ve artık alacak bir nefes yok!

Birden korkulacak bir şey olmadığını hissettim. Belki de ölüm güzel bir şeydir. Bu kadar özgür hissetmek. Ve muazzam bir bırakışla; aniden ve bütünüyle!

Bu muazzam deneyime hazır olmak belki de hiç mümkün değildir ama ondan korkmak yerine, onu büyük bir keder olarak görmek yerine başka türlü karşılamak neden mümkün olmasın! O geri dönüşü olmayan yolculuğa korkmadan ve büyük bir kabullenişle o zaman geldiğinde hazır olmak! Hazır olmadan hazır olmak! O sana verilecek bir tek nefes kalmayınca ki ana dek! Nefesi dilenemezsin ki! Onurlu olmak gerek. Bir nefes daha yoksa yola devam edeceksin; o bildik yaşamın olmadığı rüzgarlı vadiye…

Yaşarken… Etrafımızda ölen insanları duyarız. Mezarlıkların önünden geçeriz. Algımıza dokunan bu etkiler o an yaşadığımız farkındalığı ne kadar yükseltebilmekteler! Hayatımızı kendimize daha çok saygı duyacak şekilde sürdürebiliyor muyuz yoksa içimizden gelmeyen bir yaşamı sürüklemeye devam mı ediyoruz?

Her insanın bir zamanı var. Yaşamak güzel, ölmek de neden güzel olmasın! Yaşam varsa ölüm neden olmasın!
ayas

‘ey gönül bakma cihane
gün gelir seyran gider.

gafil olma bir nefes
dost gider, düşman gider.

çağrılır kabre girersin,
bu kafesten can gider! ‘