Category Archives: Yaşam

Elle tutulabilir bir ‘benlik’ duygusu yok!

Standard

945818_10151983351566259_574799386_nHerkesi boyunduruk altına almaya çalışan insan despottur. Despot bir insan içsel bir derinliğe sahip olmak istemez. O, her şeye yüzeyde gördüğü şekli ile hükme varır ve vardığı o yerde ruhunu her şeye kapatarak öylece kalır.

Her dediğini ve her dilediğini yaptıran böylesi bir insan yalnızca kendine ve kendisi gibi olanlara kulak kesilir ve başka insanlara karşı sağır olur

Başka insanlara karşı sağır olan bu insan, sert bir kayaya benzer.

Siz itiraz etseniz cezalandırılırsınız, sussanız durumu idare etmiş olursunuz. Oysa herkesin doğuştan hakkı olan algılama, düşünme, reddetme, duygusunu belirtme ve özünü gerçekleştirme dediğimiz beş temel özgürlük hakkı vardır.

Daima sinirli olan, ‘ben merkezli’, kendi dediğinin ötesinde başka hiçbir görüşe ilgisi olmayan, herkesin kendisinden çekinmesini isteyen bu despot kişilik, insanı, insanları hasta eder. Hasta olan bu insanlar bulduğu imkânla ne kadar yaşayabilirse o kadar kârdır anlayışını güder ve özgürlük sınırlarının farkında bile olmaz. Hastalıklı bir bünyede yaşamak alışkanlık haline geldiğinde, bütün maharetlerimize rağmen tedavisi zor bir toplum olmaya başlarız.

Bugün kanser gibi yakamızı bırakmayan bu muazzam bunalımlı kişiliğimiz felaketlere yol açtığı gibi tehlikeli sonuçları da beraberinde getirmektedir.

Bu çok ciddi bir sorundur. Çünkü insanın özüyle hiçbir ilişkisi olmayan bu hastalıklı halimiz, despotluk kılığına bürünmüş insanların kolaylıkla yaşam ve davranışlarımıza yön vermesini gerekli kılar.

Peki bu bizim talihsizliğimiz midir?

Yani sorunlarımız despot bir kişilikle yaşamayı kabul etmediğimiz için mi ortaya çıkıyor?

Yoksa hastalıklı bir bünyede yaşıyor olmanın dayanılmaz hafifliğini bildiğimiz için mi kendimizi sorunun tam orta yerinde buluyoruz?

Hayatlarımızı daraltan, mantıklarımızı körelten, görüşlerimizi bulanıklaştıran despotluklar ve hastalıklı bünyede var olan kireçlenmiş zihinlerimiz yüzünden bugün şiddet ve öfkeyi etkileyecek her türlü araç işler hale gelmiştir.

Esneklik, bir düşünceye tahammül etme, bildiklerini bir daha gözden geçirme gibi bir alışkanlığımız yok bizim. Bizde, ‘amaç, araçları meşru kılar” sözüyle bir hareketlik söz konusudur.

Oysa ölümün ya da korkularımızın dayanılmayacak kadar acı verdiği düşüncesinin bizi mahvedeceğini ve bu gerçekliğin hayatlarımızdaki anlamsızlıklara yol açacağını biliyor olsaydık bugün şiddet ve öfke yerine başkasının düşüncesini de özümseme yoluna giderdik.

Despot olanlar, karşısında duranları sindirmeye çalışıyor, diğer bir taraftan bir başkası bundan rant elde etmek için kendi kuvvetinden yararlanıyor ve masum insanlar üzerinden kabaran bu öfke bu nedenle bir türlü bitmek bilmiyor.

Kişisel hak ve özgürlüklerimizi kullanabilmek, düşünce, fikir ve görüşlerimizi sunabilmek, kendi bilincimizle kendimizi oluşturabilmek için ‘güç’ değil, daha aydınlık, daha demokratik, daha barışçıl ve daha açık zihinlere ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.

Yasam Çemberi

Bilimin Anlamlandırdığı, Anlamsız Bir Masal!

Standard

Goldilocks Bölgeleri ve 3 Ayı

Öyküsünden herhangi bir pratik ders çıkarılmadığından veya çocuğun aklına katı ahlaki modeller çakamayan senaryosundan ötürü olsa gerek, Türkiye’deki annelerin ilgisini pek çekmeyen çocuk masallarından biri olan Goldilocks ve Üç Ayı masalının konusu kısaca şöyledir:
Ormanda bir evde yaşayan bir ayı ailesi vardır: Anne, baba ve çocuk ayı. Anne ayı bir çorba yapar ve büyük boy, orta boy ve küçük boy tabaklara koyar. Büyük boy baba içindir. Anne orta boydan içecektir. Küçük tabak ise çocuk ayınındır. Ancak çorba çok sıcaktır. Soğuyana kadar dışarıda gezmeye karar verirler. Ayılar dışarıda gezinirken, küçük bir kız olan Goldilocks, ayıların kulübesini görür ve içeri girer. Çorbaları görür. Tatmak ister. Büyük tabaktaki çorba soğumamıştır. Orta tabakta ki de yeterince soğumamıştır. Ama küçük tabaktakinin sıcaklığı tam Goldilocks’a göredir. Goldilocks hepsini içer. Sonra ısınmak için şöminenin başına gider. Şöminenin başında üç farklı büyüklükte sandalye vardır. En küçüğüne oturur ama sandalye onu taşıyamaz ve kırılır. Tırmanabileceği sandalyelerden en büyüğüne oturmalıydım diye düşünür. En sonunda da rehavet basar ve uyumaya karar verir. Yatak odasına gider. Üç farklı boyda yatak vardır. Baba ayının yatağı en büyüktür. Sırasıyla anneninki orta boy, çocuğunki en küçük boy yataktır. Goldilocks önce büyük yatağa yatar. Yatağa elbette sığmıştır. Burada uyuyabilir. Ancak çok geniş geldiği için annenin yatağına geçer. Bu yatağa da sığar. Ancak yine de biraz geniştir. En son çocuk ayının yatağına yatar. Buna da sığmıştır. Hepsine sığabildiğini anlayan Goldilocks dilediği yatağı seçebilme şansını elde etmiştir ancak küçük yatak tam ona göredir ve küçük yatakta uyuyakalır. Ayılar eve döner. Küçük tabaktaki çorbanın içilmiş olduğunu görür. Midesi küçük biri içmiş diye düşünürler. Sonra sandalyenin kırıldığını görürler. Sandalyeyi kıracak kadar büyük biri oturmuş derler. En son olarak da yatakta yatan Goldilocks’u farkederler. Ne oluyor demeden, Goldilocks uyanır ve bu çok naif ayı ailesinin evinden kaçar.
Görüldüğü gibi, iyinin-kötünün olmadığı, herhangi ahlaki bir ders çıkarılamayan, yenilen çorbanın, kırılan sandalyenin bedelinin alınmadığı, adaletin tecelli etmediği ve Fransız filmleri gibi alakasız bir yerde biten bir çocuk masalıdır Goldilocks.
Ancak bu akıl almaz çılgın Goldilocks masalı, bilimde kendine “Goldilocks prensibi” adı altında yer bulmuştur. Öyle ki, gelişim psikolojisinde çocukların yaptığı eylemleri tanımlarken Goldilocks prensibinden faydalanılır. Bebek ve çocuklar, kendileri için ne çok kompleks ne de çok basit eylemleri seçmemektedir. Tam da kaldırabilecekleri en kompleks eylemlerle ilgilenmektedirler. Ekonomide, düşük enflasyonlu ancak vasat genişlemeli ülke ekonomilerinden Goldilocks ekonomisi olarak bahsedilir. Eczalıkta hem antagonist hem agonist etkisi (hem reseptörü bloklayıcı, hem reseptörü aktive edici) olan maddelere Goldilocks ilaçlar terimi kullanılagelmiştir.
2000’li yılların başlarında teleskopların ve gökbilimsel spektroskopinin (tayf ölçümünün) çok gelişmesiyle önemli bir interdisipliner (disiplinler arası) bilim haline gelen astrobiyoloji ise Goldilocks prensibini merkeze koyan bir bilim dalıdır. Astrobiyolojide Goldilocks prensibi ve terimi çok önemli bir yere sahiptir. Goldilocks prensibi iki ayrı konuda karşımıza çıkar: Galaksimizde ve hatta komşu galaksilerde insanlığın, öncelikli olarak besin olarak kullandığı diğer canlı türleriyle birlikte göç edebileceği, yerleşebileceği, istasyonlar kurabileceği “Yaşanabilir Bölgeler” ve dünya dışı canlılığın doğup serpilebileceği, evrimleşebileceği bölgeler. Bu iki konu birbirinden çok bağımsız olmasa da, farklı araştırma konularıdır. Ancak aynı prensibe dayanır. Aynı soruları sorar. Aynı cevapları arar:
Canlılık nedir? Nerede yeşerir? Nerede gelişebilir? Nerede yaşayabilir?
15479622_dsafs1epng
Çizimin Orijinali Açık Kaynaktır [NASA/Kepler Mission/Dana Berry]
Evrenin boyutuna nazaran tam manasıyla gözlemleyebildiğimiz evrenin boyutu çok ama çok ufaktır. Elimizde olan veriler hep bu çok ufak evren parçasından gelmektedir. Şurası bir gerçektir ki, insan ırkı evreni tanımakta henüz emekleme evresinde bile değildir. Elbette elimizdeki verileri yorumlamak da, çıkarımlar yapmak da, bu zorunlu tevazumuz nedeniyle sınırlı kalabilmektedir.
Şu anki verilerimizle ve çıkarımlarımızla Goldilocks bölgesinin yaşamın doğumu için, evrimleşebilmesi için ve hali hazırdaki yaşamın devam edebilmesi için elverişli bir yer olduğunu düşünmekteyiz. Peki bu Goldilocks bölgesi nerelerde bulunur? Yaygın mıdır? Nadir midir? Uzak mıdır? Yakın mıdır? Dediğimiz gibi, bu konuda henüz emeklemiyoruz bile.
Ancak bir Goldilocks bölgesi var ki, tahmin ettiğinizden daha da yakın.
Goldilocks Bölgesi
Yaşam için gerekli ortamın tam da gerektiği gibi bulunduğu ortama Goldilocks bölgesi denir. Hepimizin yakından tanıdığı bir adet Goldilocks bölgesi var. Çünkü içinde yaşıyoruz: Dünyanın döndüğü yörünge.
Bu yörüngede, Güneş’in ulaştırdığı sıcaklık bizim için ne yüksek, ne de alçak. Su bu bölgenin çoğu yerinde sıvı halde. Bizim bedenimizin çoğu sudan oluşuyor. Besinin hücrelere iletilmesi, atıkların vücuttan uzaklaştırılması veya seyreltilmesi, solunum yapabilmemiz hep sıvı su sayesindedir. Bizim bildiğimiz “bütün”yaşam formları temel yaşamsal fonksiyonlarını su sayesinde gerçekleştirir.
Polenleşmeyi hızlandıran hava olaylarına sahip ve zararlı ışınlardan bizi koruyan kalın bir atmosferimiz var. Üstelik bu atmosferi soluyabiliyoruz. Ancak atmosferimiz her zaman bu yoğunlukta ve bu kompozisyon da değildi. Atmosfer de değişim içindedir. Demek oluyor ki, atmosfere göre evrimleşiyoruz. Atmosfer de bize göre değişiyor. Örneğin, oksijen yüzdesinin %35’e tırmandığı Karbonifer çağında (yaklaşık 360 milyon yıl önce), gür ve yaygın ormanlar atmosferdeki karbondioksiti büyük oranda çekmiş, yerine fotosentez yan ürünü olan oksijeni vermişti. Bu canlılığın atmosferi etkilediğine dair en bariz örneklerden biri, tabii eğer günümüz sanayileşmiş insanının atmosfere inanılmaz derecede fazla karbondioksit salması örneğini saymazsak. Neticede, evrimleşmemize müsaade eden bir atmosfer çevrimi ve evrimi var.
Gezegenin yaşanabilir atmosferleri konusunda üstünde çalışabileceğimiz, ciddi olarak üzerinde konuşabileceğimiz, deneyler yapabileceğimiz bir gezegen daha var: Mars
Mars gezegeninin terraformlaştırılması, yani dünyalaştırılması, kimilerine göre uçuk ama olası, kimilerine göre bilim kurgu, kimilerine göre de üstünde düşünülmeye ve yatırım yapmaya değer bir projedir. Bu proje kısaca, Mars’a eskiden sahip olduğu düşünülen oksijenli atmosferinin çeşitli yöntemlerle geri kazandırılması olarak açıklanabilir. Atmosferine hükmedebileceğimiz bir gezegende yaşayabiliriz. Bu gezegen Mars olabilir. Başka bir gezegeni “dünyalaştırma”nın etik olup olmayacağının bile tartışıldığı, makalelerin yazıldığı günümüzde bu tip projeler gerçekten de üstünde en azından konuşmaya değer proje ve hipotezlerdir.
Atmosfere benzer veya benzemez şekilde, Dünya’mızın büyüklüğüne de ayak uydurmuşa benziyoruz. Ancak yerçekimi canlılığa ayak uydurmuyor. Daha büyük bir dünyada, canlılığın şu anki boylarına gelmesi beklenmezdi. Yer çekimi daha fazla olacağından canlıların daha kısa olacağı öngörülebilir. Daha büyük kütleli gezegenlerde, eğer varsa kan basan pompa organların yere daha yakın olması, iskeletlerinin, kas sistemlerinin yayılmış ve basık olması beklenebilir. Dünyamızdan daha büyük kütleli böylesine bir gezegene ayak basan astronotumuzun kol kasları yerçekimini yenemeyebilir. Hızla yorulabilir. Kalbin bastığı kan basıncı, yerçekimini yenemeyebilir. Beyin kansız kalabilir. Kulakları bu yerçekiminden etkilenebilir. Sağırlaşabilir. Göz mercekleri yerçekiminden etkilenebilir. Görüşü azalabilir. Bu nedenle, yerleşmek için Dünya’mızın kütlesine benzer kütleli bir gezegen bulmak, temelde, atmosferden bile daha gerekli olacaktır.
Dünyamızın eksen açısı da, ona uygun olarak evrimleştiğimiz ve asla değiştiremeyeceğimiz bir unsur. Dünyamızın eksen açısı mevsimlerin oluşumuna, böylece ekseni dik olan Merkür gibi gezegenlere veya ekseni yatay olan Uranüs gibi gezegenlere göre nispeten homojen bir ısı dağılımına neden olmaktadır. Ancak ne Merkür, ne de Uranüs Goldilocks bölgesinde olmadığı için uygun birer karşılaştırma olmayabilir. Dünyanın kendi ekseni etrafında dönüşü ise günlerin oluşmasını ve yine ısının homojen dağılmasını sağlayan bir etken. Sadece tek bir yüzünü Güneş’e dönen gezegenlerin bir tarafı kavrulurken, güneş görmeyen tarafı aşırı derecede soğuktur. Böylece Goldilocks bölgesindeki bir gezegenin eksen açısı ve gezegenin dönüşü , canlı türlerinin gelişmesini, serpilmesini ve türleşmesini dolaylı yoldan sağlamaktadır.
Yaşam için sadece Goldilocks bölgesindeki gezegenlere değil, uydulara da bakabiliriz. Büyük bir gezegenin, dünya kütlesindeki bir uydusu da yaşam için elverişli olabilir. Hatta büyük kütleli gezegen uydusunda büyük su gelgitlerine neden olacağından daha homojen bir su dağılımına neden olabilir ve yaşamın ortaya çıkmasına pozitif etkide bulunabilir.
Büyük oranda anlattığımız gibi, bilim insanları güneş sistemi dışında Goldilocks bölgesinde bulunan taşınabileceğimiz gezegenleri arıyorlar. Güneş sistemi dışındaki gezegenlere “ötegezegen (exoplanet)” adı verilir. 2016 yılı itibariyle onlarca yaşam için elverişli olduğu “düşünülen” ötegezegen bulundu. Hepsi de henüz taşınabilmemiz için çok ama çok uzaktalar. Nesiller sürecek bir yolculuktan sonra oralara varabiliriz. Bunu yapabilmemiz için henüz teknolojimiz ve bilgimiz yeterli değil. Henüz en yakın komşumuz Mars’a bile ayak basmadık.
Bu ötegezegenlerin yaşam için elverişli olduğunun düşünülmesi Goldilocks prensibi sayesindedir. Bilim insanları bu gezegenleri bir teleskop vasıtasıyla izleyemezler. En iyi gözlemledikleri sistem olan kendi güneş sistemleriyle, uzak yıldız sistemini karşılaştırarak ve analoji (benzerlik) kurarak fikir edinirler. Bu analojiye Goldilocks prensibi denir. Basitçe, uzak bir yıldızı hedef alırlar. Yıldızdan gelen elektromanyetik radyasyonun spektrumuna (buna elektromanyetik radyasyonun “gölgesi” diyebiliriz) bakarak, yıldızın içeriğini, yaşını ve kütlesini öğrendikten sonra, bilim insanları bu yıldızın hareketlerinde ve verdiği ışıkta çeşitli sapmalar tespit etmeye çalışırlar. Yıldızın radyal (dairesel) hareketlerindeki sapmalar, yıldızın etrafında gezegenlerin döndüğünü gösterir. Yıldız ile gezegen arasındaki kütle çekiminden ileri gelen bu sapmaları ölçerek etrafında dönen gezegenin kütlesi ve yıldızla arasındaki mesafesi hesaplanabilir.
Uzak yıldızın önünden bir gezegen geçerken (buna gezegen transiti denir) bu gezegen, yıldızın ışığını bir miktar kırar. Bu ışık sapmalarını bilim insanları tespit edebilir ve buradan da gezegenin çapını hesaplayabilirler. Çap ile kütlesini oranlayarak nasıl bir gezegen olduğunu anlayabilirler. Gaz gezegen ise gezegenin çapı büyük ama kütlesi az olacaktır. Dünya gibi “kaya” bir gezegense, çapı küçük olabilir ama kütlesi aynı çaptaki bir gaz gezegene göre büyük olacaktır. Bunlar elbette uzmanlık isteyen hesaplardır ama prensipte basittir.
Transit esnasında, aynı zamanda bilim insanları çok önemli bir bilgi daha edinir: Gezegenin atmosferinin içeriği. Farklı elementler ışık ile farklı etkileşimlere girer. Kimisi ışığı kırar, kimisi yanınca farklı renklerde yanar veya bizim atmosferimizde olduğu gibi ışığı saçar. Bu dalga boyu değişiklikleri spektrum üzerinde izlenerek atmosfer gazlarının yüzdeleri öğrenilebilir.
Böylece şu anda elimizde yıldızın yaşı, içeriği, kütlesi ve çapı ve gezegenin yaşı, içeriği, kütlesi, çapı ve atmosferik içeriği ile ilgili bilgiler var. Artık kendi Dünya’mız ve Güneş’imizi göz önüne alarak analojiler kurabiliriz. Gezegenin oksijene sahip bir atmosferi varsa, sıvı su bulunduracak kadar Güneş’ten uzaksa veya ona yakınsa, yani Goldilocks kuşağındaysa, kütlesi fazla büyük değilse, gezegen silisyum kayasıysa, karbon ve azot bolluğu varsa, gezegenin etrafı artık asteroidlerden temizlenmişse, yani yeterince yaşlı bir gezegense orası taşınabileceğimiz bir gezegendir. Hatta ve hatta, bu gezegenlerde yaşamın ortaya çıkma olasılığı bile kabul edilir.
15178845_dsaffsaer1png
Çizimin orjinali açık kaynaktır. [NASA/SETI/JPL]
Ancak tabii, yapısal olarak bize benzeyen, silisyum bir ceket üzerinde doğan, yeşeren ve yaşayan, karbon temelli, su içen ve su boşaltan, hatta sudan oluşan, oksijen-karbondioksit dengesini sağlayabilen canlılar olacaktır bunlar.
Ama bunların hepsine ya da bir kısmına ihtiyaç duymadan da ortaya çıkan/çıkabilecek canlı türleri olabileceği ihtimalini de asla göz ardı etmemek gerekir. Belki uzak bir gezegende soğuk sıvı propan içerisinde nitrojen soluyan, silisyumdan oluşmuş canlılar vardır. Bunu bilemeyiz. Belki de hiç bilemeyeceğiz. Ama olasılığını da göz ardı etmek bilimsel şüpheciliğe yakışmayacaktır.
O zaman başta sorduğumuz soruyu bir daha soralım: Canlılık nedir?
Biz, insanoğlu ve şu anda yeryüzünde yaşayan bütün canlılar Dünya’daki evrimin ürünüyüz. Başka galaksilerde, sistemlerde, başka şekilde evrimleşmiş canlılar olabilir. Bizim bildiğimiz, anladığımız, hayal edebildiğimiz veya modelleyebildiğimiz “canlılıktan” çok farklı türde canlılar olabilir. Bu nedenle, şu anda bilmediğimiz bir canlı “Goldilock kuşağına” ihtiyaç duymayabilir.
Canlılığın tanımı amorftur, likittir. Asla doğru ve kesin tanımı yapılamayacak bir olgudur. Bizim şimdilik yapabildiğimiz tanımı, genetik materyallerini kopyalayabilen ve aktarabilen, çevresinin farkında olan ve çevresine uyum sağlayabilen büyük ve kompleks moleküller yığını olduğu şeklindedir. Biz Dünya’daki evrimin bir parçasıyız. Dünya’nın bir parçasıyız. Belki de asıl canlı olan Dünya’dır. Biz Dünya’daki canlılığın bir parçasıyız. Kendi başımıza, münferit bir canlılık değildir bizimkisi belki de. Belki Evren’deki diğer akıllılar, gezegenleri “üstünde canlı yaşayan -yaşamayan gezegenler” olarak değil de “canlı gezegenler – cansız gezegenler” olarak sınıflandırmıştır. Kim bilir? Belki de daha doğru bir tanımdır bu.
Dünya’daki evrimde yok olmak değil, hayatta kalmak bir istisnadır. Dünya’da şu an yaşayan bütün canlılar olarak koskocaman Dünya’da birer istisnayız. Güneş sistemimizde de istisna olduğumuza “neredeyse” eminiz. Ancak galaksimizde istisna mıyız? Evrende istisna mıyız? Bu belki de insanlık olarak en kadim sorularımızdan biri. Ancak istisna olsaydık, bu büyük bir yer israfı olurdu. Milyar çarpı milyarlarca galaksi içindeki milyar çarpı milyar tane yıldızdan sadece bir tanesinde mi yaşam var? Yine yanıtı bulmanın kolay olmadığı sorulardan biri.
Ancak bu sorular olmasaydı, bilim ne yapardı?

Aslında Gözümüz Kızılötesi Işığı Görebiliyor!

Standard

65_6643988591df448d3fa3bjpg

Washington Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden bilim insanları, belirli koşullar altında retinanın kızılötesi ışığı algılayabildiğini duyurdular. Normalde, “görme” dediğimiz olay şöyle gerçekleşir: “foton” adı verilen ışık parçacıkları gözün retina tabakası tarafından emilir ve bu emilim, algılanan ışığı “görmemizi” sağlayacak olan molekülleri (“fotopigmentleri”) uyarır.
Bu pigmentlerin ürettikleri elektrik sinyalleri beyne iletilerek değerlendirilir ve görüntü algılanır. Retinada, normalde tek bir foton sadece tek bir molekül tarafından emilir. Ancak, araştırmacılar çok sayıda fotonu seri bir şekilde kızılötesi ışık atımları yapan lazerlerin içine sıkıştırarak ve atım süresini kısa tutarak, iki fotonun tek bir fotopigment aracılığıyla aynı anda emilmesini sağladılar.
Buna göre, normalde görünemeyen kızılötesi ışık, atım süresi kısaldıkça, çıplak gözle görünür hale geldi. Uzmanlar, bu yöntem ile geliştirilecek olan yeni bir oftalmoskop (göz içinin incelenmesini sağlayan alet) sayesinde, sarı nokta hastalığı gibi bazı retina bozukluklarının daha iyi anlaşılabileceğini söylüyorlar.

Karadeniz’in Oksijeni Bol 4 Yaylası

Standard

Karadeniz Bölgesi’nde gizli pek çok güzellik var. Bölgede bulunan yaylalarda bu güzellikler arasında. Gittiğinizde doğaya ve oksijene doyacağınız, hayran kalınası yerler. Karadeniz bölgesinin güzellikleri bunlarla bitmiyor tabii ki. Tavsiyem, yaylaları görmeye gidip, gitmişken hamsinin, çayın, fındığın en güzellerini de yerinde yemeniz.

ayder

Ayder Yaylası, Rize

1994 yılında milli park olarak kabul edilen Ayder Yaylası, ülkemizdeki en güzel yaylalardan biri… Şehirden kaçış için güzel bir alternatif. Yemyeşil doğasıyla huzuru bulabileceğiniz, kaplıcalarıyla rahatlayabileceğiniz Ayder Yaylası’nı mutlaka ziyaret etmelisiniz.

Bölge’de bulunan pek çok otelde ve dağ evlerinde konaklayabilirsiniz. Ayder Yaylası’na Rize’den ulaşım sağlayabilirsiniz. Ayder yaylasına gitmeyi düşünüyorsanız, Rize otobüs bileti alabilirsiniz.

Sis Dağı Yaylası, Giresun

Giresun’da bulunan Sis Dağı Yaylası’nın özelliği, denize yakın olmasından dolayı yılın büyük kısmında sis ile kaplı olmasıdır. Oluşan sis harika bir görsel şölen oluşturuyor. Milli Park olarak koruma altında bulunan yaylada her yıl Temmuz ayının üçüncü Cumartesi günü Sis Dağı Yayla Şenlikleri düzenlenir.

Sis Dağı Yaylasına giderek bu muhteşem tecrübeyi yaşamak isteseniz Giresun’a otobüs bileti alarak seyahatinizi planlayabilirsiniz.

Pokut Yaylası, Rize

Pokut Yaylası, Çamlıhemşinde bulunuyor. Normalde 1800 metreden yüksekteki yaylalarda ağaç bulunmamasına karşın Pokut’ta Karadeniz rüzgarları sebebiyle ağaç bulunmaktadır. Doğa tutkunları ve fotoğraf meraklıları için ilgi çekici bir atmosfer barındıran yaylada 100 – 150 yıllık tarihi evler de bulunuyor. Pokut yaylasına giderseniz oradan kolayca geçilebilen Sal yaylasını da ziyaret etmenizi öneririm.

Rize otobüs biletinizi hemen alıp isteğiniz zaman yarın kendinizi Rize’de çayınızı yudumlarken bulabilirsiniz.

Kafkasör Yaylası, Artvin

Yayla Artvin şehir merkezinden 8 km uzakta yer alıyor. Yayla, Boğa güreşlerinin de yer aldığı şenlikleriyle ünlü. Yürüyüş alanları da ziyaretçilerin ilgisini çekiyor. Yaylada belediyeye ve Köy Hizmetleri’ne ait konaklama imkanları mevcut olduğu gibi, çadır kurmak da pek çok kişi tarafından tercih ediliyor.

Yaylaya ulaşım ise çok kolay. Şehir merkezinden dolmuş ve minibüsler sizi yaylaya götürüyor.

Büyüleyici nefes kesen mağaralar!

Standard

İlk görünüşte fantastik film karelerini ya da masallarda anlatılan gizemli yerleri anımsatan bu mağaralar hiç olmadığı kadar gerçek, doğanın binlerce belkide milyonlarca yılda oluşturduğu bu olağanüstü mekanlar, nefes kesen güzellikte, mağara araştırmacılarının ve gezginlerin büyük ilgisini çeken bu mağaraların her biri dünyanın farklı yerlerinde bulunuyor, işte maceraseverlerin tercih ettiği yerlerin başında gelen bu mağaralar.

Tüyler Ürperten Doğa Katliamına Dikkat Çekmek İçin Çizilmiş İllüstrasyonlar!

Standard

Almanya’da bir reklam ajansı, bir sivil toplum örgütüne destek olmak amacıyla çevre katliamına dikkat çeken muhteşem illüstrasyonlardan oluşan bir sosyal kampanya hayata geçirmiş. Üç adet güçlü illüstrasyondan oluşan bu sosyal sorumluluk projesinde, insanlar tarafından hayvanların doğal yaşamlarının nasıl yok edildiği çarpıcı ve detaylı çizgilerle gösteriliyor.

Kampanyada birer maymun, geyik ve kutup ayısı resmedilerek doğa katliamına sebep olan üç farklı soruna farkındalık sağlanmak istenmiş: Orman yangınları, kesilen ağaçlar ve sanayileşme ile gelen iklim değişikliğinin sonucu; eriyen buzullar.

Kullanılan slogan ise “Destroying nature is destroying life” yani; “Doğayı katletmek yaşamı katletmektir.”

Orman yangınları

doga-katliami-600x424

Balta girmiş ormanlar

doga-katliami-600x4241

Eriyen buzullar

doga-katliam-kutup-600x424

Eserlerin renkler işlenmeden önceki, kil versiyonları

modeller-doga

Çizimlerin eklenmemiş hali

taslak-doga

Maymun figürünün detaylı çizimleri

yakin-goruntu-600x400

Geyik figürünün detaylı çizimleri

yakin-goruntu-geyik-600x400

Kutup ayısı figürünün detaylı çizimleri

yakin-goruntu-ayi-600x400

Kampanyanın billboardlardaki görüntüleri

doga-billboards-600x400

Spotify sabahları sizi uyandıracak en iyi 20 şarkıyı veri analistleriyle çalışarak seçti!

Standard

Sizi uyandıracak mükemmel bir ‘uyandırma şarkısı’ bulmak her zaman kolay olmuyor.

Seçtiğiniz şarkı enerjinizi yükseltmeli, ancak sadece kulaklarınıza bass sesleri gelmemeli. Seçeceğiniz şarkıların hassas bir dengesi olması gerekiyor.

Bu sebepten dolayı, mükemmel ‘uyandırma şarkıları’ listesi oluşturmak için, Spotify müzik psikolojisi uzmanı  David M. Greenberg ile beraber çalışarak özel bir müzik listesi yarattı. Spotify ekibi ve Greenberg bu şarkıların 3 ana elementi içermesi gerektiğini belirtiyorlar:

1. Sizi toparlamalı

Başlangıcından itibaren çok hareketli şarkı seçimi uyanmanıza yardımcı olmayacaktır. Bu tarz şarkılar uyanmanız için uygun değildir. Onun yerine daha sakin müzikler(en azından başlangıcı sakin olan müzikler) sizin yavaş yavaş uyanmanıza yardım eder.

2. Pozitif enerji vermeli 

Bir kere gözünüzü açtığınızda, günün geri kalanı için motive olmanız gerekir. Bu yüzden pozitif sözler içeren, sizi uyku halinden çıkarıp kendinizi iyi hissettirecek müzikler dinlemeniz gerekir.

3. Güçlü temposu olmalı

Bu yalnızca şarkı sözleriyle değil, müziğin ses dalgaları elementleriyle de olmalıdır. Şarkıda ölçülen her vuruş, özellikle bass ve davulda 2 ve 4 vuruş değerinde olmalıdır BPM (Müzikte tempoyu belirlemek için kullanılan birim olup dakikadaki vuruş sayısını belirtir) ortalama 100-130 arası olmalıdır ki sizi harekete geçirerek kendinizi iyi hissetmenize yardım etsin.

İşte size özel uyanmanıza yardım edecek 20 şarkı:

1. Coldplay – Viva La Vida  untitled1-301x320

2. St. Lucia – Elevate

3. Macklemore & Ryan Lewis – Downtown

4. Bill Withers – Lovely Day

5. Avicii – Wake Me Up

6. Pentatonix – Can’t Sleep Love

7. Demi Lovato – Confident

8. Arcade Fire – Wake Up

9. Hailee Steinfeld – Love Myself

10. Sam Smith – Money On My Mind

11. Esperanza Spalding – I Can’t Help It

12. John Newman – Come and Get It

13. Felix Jaehn – Ain’t Nobody (Loves Me Better)

14. Mark Ronson – Feel Right

15. Clean Bandit – Rather Be

16. Katrina & The Waves – Walking on Sunshine

17. Imagine Dragons – On Top of the World

18. MisterWives – Reflections

19. Carly Rae Jepsen – Warm Blood

20. iLoveMemphis – Hit The Quan