Category Archives: Teknoloji

Bilgisayar Teknolojisi Nasıl Gelişti¿

Standard

alycck_pi_sayisi

Pi sayısı günümüz teknolojisinde de kullanılan oldukça önemli bir sabittir. Biraz daha derin düşünecek olursanız bu sayı düzgün bir çemberin çevre uzunluğunun çap uzunluğuna bölümü olduğu için evrenin varoluşunda meydana gelen kuralların değiştirilemez algoritmalarından biri olarak kabul edilebilir.Eğer evrenin herhangi bir yerinde bizden daha üstün teknoloji içinde yaşayan canlılar varsa onlarla birkaç ortak özelliklerimizden birisi Pi sayısı olmalı.

Pi Sayısının Doğuşu ve Hesaplanması

alycck-Pi-Tekerlegi

Pi sayısı çebmerin çevre uzunluğunun aynı çemberin çap uzunluğuna bölünmesi ile bulunur. Yukarıdaki animasyondan görebileceğiniz gibi eğer bir çemberin çapını 1 birim kabul edersek çember tam turunu tamamladığı zaman yaklaşık olarak 3,14… birim kadar yani Pi sayısı kadar mesafe katetmiş olur. Bu değişmez bir gerçektir.

Pi Sayısının Tarihçesi

Pi sayısının insanlık tarihinde geçmişe bakıldığında yaklaşık 4000 yıldır bilindiği tahmin edilmektedir. Aslında Yunan alfabesinin bir harfidi.

Giza’daki Büyük Piramit (inşa tarihi:2589-2566 M.Ö.) yaklaşık 1760 arşın çevre ve yaklaşık 280 arşın yüksekliğinde inşa edilmiştir; oranı 1760/280 ≈ 6,2857 ≈ 6,2832 bulunur ve bu yaklaşık olarak 2π kadardır. Bu orana dayanarak, bazı Mısırologlar Mısırlıların Pi sayısı konusunda bilgilerinin olabileceğini iddia etmişlerdir.

Pi sayısı konusundaki ilk yazılı kaynaklara gerçek değerinin yüzde 1’i içinde olacak şekilde yaklaşmış olan Mısır ve Babil kalıntılarında ulaşıldı. Babil kaynaklarında, 1900-1600 M.Ö. tarihli bir kil tablette Pi sayısı 25/8 = 3,1250 olarak günümüzdeki Pi sayısına virgülden sonra 1 basamak yaklaşarak hesaplamışlardır. Mısır’da ise 1650 M.Ö. tarihli, ancak tarihli bir belgeden kopyalanan kalıntıda (16/9) 2 ≈ 3,1605 olarak yine virgülden sonraki bir basamak doğru olacak şekilde kullanılmıştır.

Johann Heinrich Lambert’in Berlin Akademisinde 1768 yılında yayımladığı ispatla pi sabitinin irrasyonel bir sayı olduğu kanıtlanmıştır.

Pi sayısının tarihsel gelişimine baktığımızda günümüzde dahi tam bir sonuç bulunamamıştır, bunun nedeni virgülden sonrasının heaplanabilirlik açısından hassasiyetinin şu anki teknoloji ile mümkün olamayışıdır. Çeşitli formüller üretilmesine rağmen sadece her seferinde gerçek değere biraz daha yaklaşılmıştır. Arşimet 3.1/7 ile 3.10/71 arasında bir sayı olarak hesapladı. Mısırlılar 3.1605, Babilliler 3.1/8, Batlamyus 3.14166 olarak kullandı. İtalyan Lazzarini 3.1415929, Fibonacci ise 3.141818 ile işlem yapıyordu. 18. yüzyılda 140, 19. yüzyılda 500 basamağa kadar hesaplandı. İlk bilgisayarlarla 2035 basamağı hesaplanırken günümüzde milyonlarca basamağa kadar çıkılıyor.

Pi sayısı konusunda sona ulaşmak halen mümkün görünmüyor. Virgülden sonraki kısmında devreden bir kalıp yok. Eğer Pi sayısının devreden sayı kitlesi bulunursa matematik konusunda yeni türde analizler ve yemi matematik teknolojileri üretilebilecek.

Pi Sayısını Bestelemek mi?

Bunu sonsuza kadar yapabilirsiniz fakat devreden kısmına kadar gitmeniz gerekirse nakarata ulaşmak biraz zaman alabilir. 🙂

Aslında Pi sayısındaki düzeni müzik kullanarak anlamaya çalışmak güzel bir teori fakat dünyanın en keskin müzik kulağı bile sanıyoruz bir sonraki notayı tahmin edemez. Hala sonu bulunamayan bu evrensel sayıyı tahmin edecek derecede hassasiyet göstermek güç olsa gerek. Tabi belirli bir yerine kadar olan kısmı üzerinde yapılmış çalışmalar da var. Bunlardan birisini aşağıdaki videodan görebilirsiniz. Bir piyanist notalara 0-9 sayılarını yerleştiriyor. Sağ eli ile Pi sayısı üzerinde gezinirken sol eli ile notaların akorlarına basıyor ve ortaya hiç de fena olmayan bir müzik çıkıyor. Tabi tekrar dinlemek isteyeceğiniz kalitede olduğunu söyleyemeyiz fakat kötü bir deneme değil.

Sonuç olarak, Pi ile uğraş, insanın doymak bilmeyen bilim açlığı ve merakıdır. Onun basamakları sonsuza uzarken, matematikte yeni kavramlar ortaya çıktı. Bilgisayarın gücünü ve hızını onunla deniyoruz. Dolaylı olarak bilgisayar teknolojisinin gelişmesini adeta Pi sayısına borçluyuz.

Deep Web Seviyeleri (Ayrıntılı Anlatım)

Standard
traffico-non-umano

Deep Web kavramını daha iyi anlayabilmek için internetin yapısına bakmak gerekir. İnternet çok seviyeli katmanlardan oluşmaktadır. Her bir katmanda içerik ve güvenlik ve erişilebilirlik farklılık gösterir. Matrix filmini gözünüzde canlandırmak yararlı olacaktır.

Seviye 0 (Common Web) : Günlük kullandığımız interneti oluşturan katmandır.

Seviye 1 (Surface Web) : Yüzey İnternet. Ulaşmak için arama motorları üzerinden basit bazı sorgular yapmanız gereken internet. Güvenlik kameraları sunucuları, Access veritabanları buna örnek gösterilebilir. Temp mail hizmetleri, dns sorgulama hizmetleri türü hizmetlerin verildiği sitelerde bu seviyede hizmet verir.

Seviye 2 (Bergie Web) : Yalnız İnternet. Bu seviyede arama motorlarının arama sonuçlarını kitlediği siteler, FTP serverlar, indexlenmeyen adult filmler bulunmaktadır. Ulaşmak için arama motorlarında detaylı sorgular yapmanız gerekebilir. Bu seviyeye giren pek çok site arama sonuçlarında en son sayfalara atılır. Bu seviye normal yollarla ulaşabileceğiniz son seviyedir

—- Bundan sonraki katmanlara ulaşım için proxy kullanımını gerektirir. —-

Seviye 3 (Deep Web) : Başlangıç Deep Web Seviyesi. İkiye ayrılır.

1. Proxy Seviyesi : .onion sitelerin bulunmadığı fakat illegal olan her tür sitenin bulunduğu seviyedir. Arama motorları tarafından çoğu kez indekslenmezler. Pekçoğu sunucu kullanır. İçlerinde PHP kodlama sitelerde bulunur. Bu seviyede bulunanlara örnek vermek gerekirse: İllegal araştırma sonuçları, hafif düzeyde illegal adult filmler, hacker grupları, virüsler, script kiddieler, ünlülerin skandalları, VIP dedikodular, bilgisayar güvenliği ile alakalı konular, suikast videoları vb. Bu içerikler genelde illegal forum tarzı sitelerde barınır.

—- Bundan sonraki katmanlara ulaşım için tor kullanımını gerektirir.—-

2. TOR Seviyesi : .onion sitelerin işin içine girdiği seviyedir. Sitelerin geneli kişisel sunuculardadır. Bu seviyede bulunanlara örnek vermek gerekirse: ELIZA dataları, hacklenen sunucuların bilgileri, data tüccarları, gizli devlet belgeleri, wikileaks belgeleri, devlet sırrı satan casuslar, terör örgütleri, bomba ve silah eğitimleri, federal bilgiler, istihbarat sırları, illegal bilimsel araştırmalar, bilim adamları, shell network, assembly programcıları, gerçek hackerlar, microsoft gizli ağ bilgileri, güvenlik ve data analistleri vb. Bu içerikler genelde html kodlama sitelerde ve kişisel sunucularda barınır. Sunucu sahipleri, sunucularını korumak için her şeyi yapabilirler.

Seviye 4 (Charter Web) : Ayrıcalıklı Deep Web Seviyesi. Bu seviyeye ulaşmanız kolay değildir fakat ulaşabilirseniz size getirisi de ufak şeyler olmayacaktır. İkiye ayrılır.

1. TOR Seviyesi : Sadece Tor browser kullanılarak ek bir şey yapılmadan ulaşılabilen seviyedir. Bu seviyede; gizli şirket ve piyasa bilgileri, önceden belirlenmiş milyonluk bahis sonuçları, bilyon dolarlık satışlar, dünyaca ünlü silah kaçakçıları, tank – füze- savunma sistemi satışları, yasaklanmış filmler – videolar – kitaplar – müzikler, üst düzey görevlerde bulunan devlet casusları, önemli ses kayıtları, paralı askerler, paralı ordular, paralı özel timler, kara kutular, aşırı illegal ve yasaklanmış adult içerikler, devlet görevlilerinin seks kasetleri, detaylı gizli wiki ansiklopedileri, insan ticareti, uyuşturucu ticareti, yasaklanan kimyasalların ve ilaçların ticareti, kan bankalarından kaçırılan kanların ticareti, çocuk *****ları, yamyamların – vampirlerin öldürmek için insan arayışları, illegal deneyler için insan denek aranması, sniperlar, mafyalar, pedofoliler gibi şeyler bulunmaktadır. Bu seviyenin geneli .onion sitelerden oluşur. Tehlikeli seviyelerdendir.

—- Bundan sonrası için kapalı erişim gerekir. —-

2. Özel Erişim Seviyesi : Kesinlikle kontrol edilemeyen seviyedir. Şu ana kadar ulaşılabilmiş en tehlikeli seviyedir. Ulaşmanız için tor browserlar yetersiz kalır. “Closed Shell System” adı verilen özel bir ulaşma yöntemi vardır. Bu seviyede bulunan şeylere örnek vermek istersek: Yapay zekalı ölüm makineleri, yapay zeka işlemcileri, GGGEQP işlemcileri, Tesla’nın planları, kristalize güç kontrolörleri, hava durumunu değiştirebilen cihazlar, gizli HAARP projeleri, Atlantis’in yeri ve hakkındaki gizli araştırmalar hatta Atlantis’in bulunduğu yerin detaylı konumları, özel üretim motorların planları, Tanrı’nın olduğunu kabul etmeyenler ve ispatları, masonlar, illuminati, gizli algoritmalar ve hesaplamalar, global terör ağı, global cinayet ağı, global uyuşturucu ağı, global insan ticareti ağı, süper bilgisayarlar ve yapay zekalar vb vb. Bu kategorinin genelini bilimadamları oluşturur. Sitelerin tamamı kişisel sunucular yada özel üretim gizli sunucular üzerindedir. Bu seviyede uygulanıldığında dünyayı değiştirecek ispatlanmış deneyler bulunur. Ulaşmak için normal bilgisayarlar ve internet ağları yetersiz kalabilir.

Şu ana kadar anlatılan seviyeler Deep Web’in %80’lik kısmını oluşturmaktadır. Geriye kalan %20 nedir peki?

—- Buradan sonrası için Kuantum teknolojisi ile çalışan cihazlar ve internet gerekir. —-

Seviye 5 (Marianas Web) : Bu seviye hakkında fazla bilgimiz yoktur. Çünkü daha ulaşılamamıştır. Bu seviyeye ulaşmak için şu an kullandığımız teknoloji yetersizdir. Kuantum teknolojisi ile çalışan bilgisayarlara ve internete ihtiyacımız vardır. Bilinen en tehlikeli seviyelerdendir. Adını dünyanın en derin çukuru olan Mariana Çukuru‘ndan alır. Seviyenin sınırları belirsizdir fakat sonu vardır. İçerisinde bulunacak sitelerin dünyayı değiştirebileceği bilinmektedir. Bu seviye için “Eğer olurda birgün ulaşılırsa o gün internetteki savaş bitecektir” denilmiştir. Yüksek teknolojiye sahip AR-GE laboratuvarlarında bulunan pek çok bilim adamının bu seviyeye ulaştığı ve bilgi paylaşımı yaptığı söylenir. Burada bulunan bilgilerin tüm canlı yaşamını değiştirebilecek ve dünyaya hakimiyet kurulabilecek güçte olduğu bazı bilim çevrelerince belirtilmiştir. Bazı devletlerin ve hacker gruplarının da bu sistemlere eriştiği söylenir fakat bu konuda bilgi yoktur. Bazı bilim çevrelerinden sızan haberlere göre buradaki bilgilerle tüm dünyadaki nükleer füzeler çalıştırılabilir. İstihbarat örgütlerinin buradaki hackerlara nükleer sistemleri yok etmesi için iş teklif ettikleri iddia edilmektedir.

Seviye 6 : Bilinen en tehlikeli seviyedir. Hakkında hiçbir bilgi yoktur. Sınırları belirsiz ve sonu belli değildir. En gelişmiş teknolojiyle bile erişelememiştir.

Seviye 7 (The Fog/Virus Soup) : 7. seviye savaş bölgesi olarak tabir edilir. Eğer bir gün ulaşılabilinirse herkes kendi için savaşacaktır. Amaç seviye 8’e başka insanların çıkmasını önlemektir.

Seviye 8 (The Primarch System) : 8. Seviye direkt erişime açık değildir. Ne bir hükümet veya organizasyonun ne de kimsenin tam olarak bilmediği bir Primarch Sistemi tarafından kontrol edilir. Bu sistem ilk olarak 2000’li yıllarda tesadüfen keşfedildi. Sistem tepkisiz ve tüm internete değiştirilemeyen rastgele komutlar göndermektedir. Seviye 8 günümüz bilgisayarların baş edemeyeceği devasa bir işlem gücü olan “level 17 quantum t.r.001 level function lock” kullanır. En son olarak seviye 8 “İnternetin En Son Patronu” olarak geçer.

tum-bilinmeyen-yonleri-ile-internetin-gizemli-arka-sokagi-deep-web-768x440

ESP Nedir ?

Standard

esp-nedir-nasil-calisir

ESP; arabalarda kullanılan, kazaların önlenmesi için oluşturulmuş bir güvenlik sistemidir. İngilizce dilindeki açılımı “Electronic Stabilitiy Program“dır ve bu kelimelerin baş harflerinin kısaltma olarak yan yana getirilmesinden meydana gelmiştir. Türkçe’ye “elektronik stabilite programı” olarak geçen ESP sistemi araçlarda sağlamlık, manevra kararlılığı ve denge oluşturulmak amacıyla kullanılmaktadır. Otomobillerde ESP sisteminin var olabilmesi için, kendisiyle bağlantılı diğer sistemlere de  ihtiyaç vardır. Bu sistemler ABS ve ASR sistemleridir. ABS sistemi araçlarda kilitlenme durumunu engelleyen fren sistemi olarak kullanılırken ASR de patinaj olayını önleyen sistem olarak yer almaktadır. Bu iki sistem araçlardaki ESP sisteminin işleme girme aşamasında destek olarak bulunmaktadırlar. Otomobillerde EBS sisteminden çok daha önce kullanılmaya başlanan ABS gibi sistemler, ilk olarak 1970 yılında Mercedes’in S serisindeki bir aracında kullanılmaya başlanmıştır. Güvenlik için çok faydalı bir önlem olan bu tip sistemler o yıllardan sonra daha çok yaygınlaşıp diğer marka ve modellerde de kullanılmaya başlanmıştır. 1995 yılında Bosch markası, ESP sistemini de keşfetmiş ve o tarihten sonra bu sistem de yine ilk kez Mercedes’in CL serisindeki araçlarında sürücülerin isteklerine göre opsiyonel olarak konuşmaya başlanmıştır. Yakın tarihe kadar sadece C serisi ve daha üst segmentasyonlardaki araçlarda kullanılan ESP, günümüzde çoğu otomobil markasının çok standart sayılabilecek otomobillerinde dahi kullanılan bir güvenlik sistemi olmuştur. Öyle ki ESP sistemi bazı Avrupa ülkelerinde fabrika çıkışlı yeni trafiğe girecek olan araçlara üretim aşamasında opsiyonel olarak değil zorunlu olarak kullanılması gereken bir sistem haline dönüştürülmüştür.

ESP nasıl çalışır?

ESP, bir araçta kontrol ünitelerinden ve bu ünitelerle bağlantılı sensörlerden oluşmaktadır. Araç trafikteyken beklenmedik ani bir manevra yaptığında, virajlara dönülemeyecek hızlarla girdiğinde ya da çok ani frenlemeler yapıldığında aracın kendini savurma ihtimaline karşı ESP devreye girmektedir. Bunu yapma mantığı da az önce bahsettiğimiz durumların yaşanmasından sonra ESP hız sensörünü, aracın açı sensörünü, direksiyonun açı sensörünü ve aracın savrulma sensörünü devreye sokarak bu devrelerinden aldığı bilgiler ışığında o durumda müdahale gerektiren taraf ve lastik hangisiyse o taraftaki lastiğe fren yaptırmaktadır. Aracı bir şekilde güvenlik altına aldıktan sonra da motor kontrol ünitesini de devreye sokarak torku kontrol altına almaktadır.

Airbus 3D Yazıcı ile Motorsiklet Üretti

Standard

airbus-motorsiklet-634x330

Airbus dünyanın en büyük uçak üreticilerinden biri olarak anılsa da , APWorks ile birlikte çalışarak dünyanın ilk 3D basılmış motorsikletini üretti. 35 kg ağırlığındaki Light Rider(hafif sürücü) , adını hafifliğine borçlu. 6kW(8hp) elektrik motoruna sahip motorsiklet ilginç bir dış iskelete sahip. Airbus motorun günlük kullanımdaki yüklere dayanabileceğini belirtiyor. 80 km/h hıza çıkabilen motor belki otoyol için değil ama şehir içi kullanım  ve ulaşım için uygun olabilir. Bu ilginç motorsiklet H.R. Geiger tarafından tasarlandı.
İkinci nesil  APWorks’un patentli alaşımı ile üretilen Scalmalloy malzemesi sayesinde , alüminyum silisyum tozu karışımında çok daha güçlü bir yapıya sahip oluyor. Alüminyum-magnezyum-skandiyum alaşımla üretilen motorun iskeleti,  3D yazıcıyla yazıldı. Scalmalloy sayesinde boşluklu tek solid bir çerçeve oluştururken, normal iç kısımlar daha kolay ulaşılır hale geliyor. Biyonik algoritmalar kullanılarak geliştirilen iskelet, mevcut üretimdeki elektrikli motorlara oranla % 30 daha hafif ağırlığa sahip. Daha önce TE Connectivity  tarafından ilk üretilen elektrikli motor 200 kg ağırlığında ve 750 wattlık daha zayıf bir motora sahipti. Yine de Light Rider’ın hafif olması sizi şaşırtmasın, fiyatı hiç de ucuz değil. Sadece 50 adet üretilecek bu motor için 2450 dolar (7000 tl) depozito üzerine 56000 dolar daha ödemeniz gerekecek ki, bu paraya zaten en kral motoru alırsınız. APWorks bu sayede farklı üretilen motorsikletler üreterek, sonunda seri üretime geçmek istiyor. Gerçekten şanslıysanız sınırlı üretim 50 motordan birine sahip olabilirsiniz.

motorbaskc4b1

 

Kirli Sudan Güç Alan Origami Ninja Yıldızı Pil Yapıldı.!

Standard

ninja-yc4b1ldc4b1zc4b1-pil-660x330

Newyork Binghamton Üniversitesi’nden araştırmacıların geliştirdiği origami ninja yıldızı pil düşük enerjili cihazlara güç sağlayabilir. Birkaç damla atık suda yaşayan bakterinin metabolizmasından elde edilen enerji , sadece birkaç sente mal oluyor. Kağıt tabanlı batarya, biyosensörleri çalıştırmak için kullanılabilir. Orijinal tasarım birbiri üzerine gelen 4 modülün katlanarak kibrit kutusu şekline gelmesiyle sonlanıyordu. Yeni tasarımda ise 8 batarya katlanarak yıldız şekline geliyor. Her modüldeki kağıt tabakalarda, anot, proton değişim membranı ve hava katotu ve kirli su tarafından beslemek içi bir giriş ağzı var. Pil genişletilerek simit şekline geliyor, sıvı yollar kağıt tabakalara 8 yakıt hücresi boyunca su taşıyor ve kimyasal reaksiyonu tetikleyerek elektrik üretiyor. Ayrıca bu sayede pil modülleri ayrılarak , birbirine farklı şekillerde birleştirilerek voltaj arttırılabiliyor. Ayrıca bu hava soluyan katotlar havaya maruz bırakılmış oluyor. “Daha önce yaptığımız düzenek sadece bu sistemin hayata geçirilebileceğini göstermek içindi. Güç yoğunluğu nanowatt aralığındaydı. Bu sefer mikrowatt düzeyine çıktık. Bu sayede biyosensörlerin ışığını 20 dakika yakabiliriz, “ diyor Binghamton Üniversitesi Elektrik ve Bilgisayar Mühendisliği Bölümü’nden Yrd. Doç. Dr. Seokheun Choi. Böyle bir pil kullanarak, HIV ve hamilelik testlerine enerji sağlayan medikal cihazlar tasarlanabilir. Normalde bu testlerin kağıt tipi versiyonları piyasada mevcut olsa da, araştırmacılar bunların elektrokimyasal ve floresan versiyonları kadar duyarlı olmadığını belirtiyor. Fakat bu cihazlarda da güç kaynakları her zaman pratik değil. Ekibin önce tasarladığı pil 5 sent iken, Ninja yıldızı versiyonu 70 sente mal oluyor. Çünkü anot boyunca kullanılan bakır bantlı karbon kumaş , filitre kağıdına oranla pahalı. Ekip şimdi tümüyle kağıttan ve aynı güç verimine sahip Ninja yıldızı tasarımlı düşük maliyetli bir versiyon üzerinde çalışıyor. Araştırma Biosensors and Bioelectronics’da yayınlandı.

ninja-star-battery-1

Kaynak

Farklı teknolojik ürünler!

Standard

baskilikamera

YENİ İLGİNÇ TEKNOLOJİK ÜRÜNLER

Çok farklı bir çağda doğmuşuz, teknolojiye ayak uydurmak neredeyse imkansız hale geldi.Bu gün bir cep telefonu alıyorsunuz ertesi gün çok iyi gelişmiş özellikte farklı bir cep telefonu piyasaya çıkıyor.

Bunun yanı sıra pek bilinmeyen ancak görmenizi kesinlikle istediğim ilginç teknolojik ürünler var.Bunlar genelde consept tasarım olarak kalmış ancak bir çoğuda seri üretime geçmiş.

1.Bir Mause Bir Klavye Ama İkisi Bir Arada

dokunmatikmauseklavyedokunmatikmauseklavye2

Sung-Hyeon Yoo tarafından tasarlanmış mause/klavye ultra ince kompakt bir yapıya sahip.Masa yüzeylerinde doğrudan sanal klavyeye dönüşebiliyor.Üçlü hareket sensörü, projektör, ellerin ve parmakların hareketini algılayan optik okuyucuya sahip.

Sürekli fareden klavyeye geçişi engelleyen teknolojik bir ürün.

2.Apple Iwach Konsepti

appleiwachsaatapplekolsaati

applekolsaatikonsepttasarim

James Ivaldi tarafından tasarlanmış iwach apple kol saati konsept tasarımı.Giyilebilir teknoloji adına oldukça estetik bir kol saati yapan ekip yakında ikinci konsept tasarımını tanıtacak.

Kaynak

2.Dokunmatik Klavye ve Fare

dokunmatikklavyemausedokunmatikklavyemause2dokunmatikklavyemause3

Bu multi dokunmatik klavye fare Jason Giddings tarafından tasarlanmıştır.Estetik bir görünümüne sahip olan cihaz cam, katı bir metal taban ve diğer kaliteli bileşenlerden imal edilmiştir.Şarj edilebilir Lityum piller ve kablosuz mobil bir yapıya sahiptir.Yazılım aşamasında ilginç olan açık kaynak kod kullanılmış olmasıdır.Hepimizin de yakından bildiği dokunmatik FTIR teknolojisine sahiptir.

3.Solar Priz

gunesenerjisiprizgunesenerjisipriz2gunesenerjisipriz3

Kyuho Song ve Boa tarafından tasarlanmış bu priz güneşten aldığı enerjiyi depolama özelliğine sahip.Cep telefonlarınızı ve bazı elektronik aletlerinizi kolayca bu priz ile şarj edebiliyorsunuz.Tasarım ve fikir olarak oldukça hoş.

 

4.Bükülebilir Tablet

bukulebilirmonitorbukulebilirtablet

Callil Capuozzo tarafından tasarlanan bu teknolojik mobil katlanabilir tablet tamamen esnek bir yapıdan oluşuyor.Artık teknolojinin bir parçası haline gelen esneklik ve bükülebilirlik gelecekte çok yerde karşımıza çıkacak gibi.Şu anda bazı tasarımcılar bu konuda bazı alt yapı çalışmalarını oluşturuyor.Zaman içinde her evde göreceğimiz bu teknolojik tablet konsept aşamasında.

5.Baskılı Dijital Kamera

baskilikamera1baskilikamera2baskilikamera3

Hem dijital fotoğraf makinesi hemde çektiğiniz fotoğrafları basabilen bir cihaz.Jinhee Kim tarafından tasarlanan bu cihaz aslında daha çok eğlence amaçlı olarak üretilmiş.Çektiğiniz her hangi bir fotoğrafı düz bir yüzeye basma özelliğine sahip.Bir çok baskı renk seçenekleride var ancak günümüzde böyle bir ürünü kim kullanır bilemiyorum.Sanırım ilgilenenler vardır.

6.Eşini Çok Sevenlere

kurutmamakinesikurutmamakinesi2

Egzersiz ve çamaşır işini bir çırpıda halletmek isteyen hanımlar için tasarlanmış oldukça fikir dolu güzel bir ürün.Siz sporunuzu yaparken aynı zamanda da çamaşırlarınızı kurutabiliyorsunuz.Eşini çok seven beyler için hediye olabilir.

7.Görme Engelliler İçin Belirteç

gormeengelligormeengelli2

Görme engelli kardeşlerimiz için düşünülmüş bir ürün.Her hangi bir kaba su veya başka bir şey doldururken parmağınıza dokunarak size kabın dolduğunu belirtiyor.
Tasarımcı: Jongil Kim

Kaynak

Doğası, hızı, görelilik ve ışığa dair geri kalan her şey!

Standard
49479130_kejtvuzjpg
 
Işığın Doğası: Dalga mı Parçacık mı?
Thomas Young, ışığın doğasını anlamak için bugün “Çift Yarık Deneyi” adıyla bilinen bir deneyi gerçekleştirdi. Işık gelen pencerenin önüne ışığı geçirmeyen ve üzerinde nokta büyüklüğünde bir delik olan bir perde yerleştirdi. Sonra bu perdenin önüne üzerinde birbirine çok yakın olan iki nokta (yarık) açılmış başka bir perde koydu. İkinci perdeden oldukça uzakta olan duvara bakarak oluşan örüntüyü gözlemledi. Eğer ışık parçacıklardan oluşuyorsa duvarda gözlemleyeceği şey iki küçük ışık noktası olmalıydı”, ancak eğer ışık bir dalga ise duvarda “girişim örüntüsü” adı verilen bir şekil görmeliydi. Young deneyi yaptığı zaman duvarda bir girişim görüntüsü elde etti ve ışığın dalga olduğu fikri bilimde geçerlilik kazanmaya başladı. İskoç fizikçi James Clerk Maxwell, dört basit denklem ile Faraday’ın ışığın bir elektromanyetik dalga olduğu öngörüsünü ispat etmişti çünkü elektromanyetik dalgalar ışık ile aynı hızda yayılıyordu. Bu keşifle beraber bilim insanları ışığın dalga yapılı olduğuna emin oldular taa ki 20.yüzyılın başlarına gelene kadar.
20.yüzyılda çok ısınan cisimlerin ışıma yaptığı biliniyordu, çok yüksek ısılarda cisimler kırmızı, sarı, mavi ışık yayar. Işığı tamamen soğuran yani hiç yansıtmayan, tamamen siyah, bir cisim bu olguyu incelemek için en iyi örnektir. Bu nedenle bu duruma “Kara Cisim Işınımı” adı verildi. Işığın dalga yapısına dayanan Rayleigh-Jean Yasası bu olguyu açıklamaya çalışırken “mor ötesi felaket” denen bir problem ortaya çıkartıyordu. Matematiksel olarak yasa şu şekildeydi:
46265439_eq1png
Bu yasa büyük dalga boylarında deney ile uyumlu sonuçlar veriyordu. Fakat dalga boyunu düşürdükçe bu yasa gözleneni açıklamakta tamamen başarısız oluyordu çünkü bu yasaya göre dalga boyu azaldıkça enerji yoğunluğu da sonsuza doğru gidiyor olmalıydı ancak deneyler böyle olmadığını gösteriyordu. Max Planck “mor ötesi felaket” sorununu çözmek için, ışığın ancak belirli enerji paketçikleri (kuanta) halinde yayılıp soğurulabileceğini varsaydı. Ancak ışığın böyle bir yapıda olduğuna dair ortada hiçbir deney yoktu. Öyle ki Max Planck ortaya koyduğu yasanın geçiçi bir çözüm olduğunu düşünüyordu (ve hayatı boyunca da Kuantum Fiziğine hiçbir zaman inanmadı.). Ancak Max Planck’ın ortaya koyduğu yasa deney sonuçlarıyla çok iyi örtüşüyordu. Bu denklemler Rayleyigh-Jean Yasası’ndan farklı olarak şöyle bir denklem ortaya koyuyordu:
46294505_eq2png
Grafiksel olarak iki yasanın çizdiği tabloyu şu şekilde görebiliriz:
46323213_ftpng
Planck’ın ortaya koyduğu yasa aynı zamanda enerji için şöyle bir denklem ortaya koyuyordu:
46345111_eq3png
E=ışığın enerjisi
n=ışığı oluşturan kuantaların sayısı
h=Planck Sabiti
υ=ışığın frekansı
Bu denklem her ne kadar ışığın doğasına dair o güne dek bilinen dalga yapısına aykırı bir sonuç çıkarsa da pek önemsenmedi. Ne var ki 1905 yılında Albert Einstein, Max Planck’ın Kara Cisim Işınımı Yasası’nı kullanarak Fotoelektrik Etki’yi açıklayabildi. Fotoelektrik Etki, ince metal yüzeye tutulan ışığın metal yüzeyden elektronları sökmesine denir. Bu fenomende şiddeti arttırılan ışık beklenenin aksine her durumda elektron sökmüyordu. Bunun yanı sıra belli bir frekans değerinin altında ışık, şiddeti ne kadar fazla olursa olsun hiç elektron sökemiyordu. Einstein’a göre ışığın belli frekans altında hiç elektron sökememesi ışığı oluşturan enerji paketçiklerinin elektronu sökecek kadar enerjisi olmadığı içindi. Bu nedenle elektronları sökecek frekansta ışık yok ise, ışık şiddeti (paketçik sayısı) ne kadar artırılırsa artırılsın metalden elektron sökülemez. Einstein bu keşfi ile 1921 yılında Nobel Ödülü aldı (herkes Genel Görelilik Teorisi’nden ödülü almasını bekliyordu ama Nobel Komisyonu bu kuramı ‘fazla teorik’ bulmuştu). İlerleyen dönemlerde Compton Saçılması gibi olguların ışığın parçacıklı yapısı ile açıklanabildiği görülünce, ışığın parçacık yapısı olduğu genel bilim camiasında kabul gördü.
De Broglie, doktora tezinde dalga-parçacık doğasının sadece ışığın değil, maddenin de doğası olduğunu söyledi. Hatta elektronun dalga boyunu hesapladı (zira o zamanlar bilinen en küçük kütleli parçacıktı). Bu hipotez pek çok kez test edildi ve onaylandı. Ancak bunun ne anlama geldiği hala bir muamma. Örneğin Kuantum Fiziği’nin kurucularından Niels Bohr, kuantum dünyasında nesnelerin ne parçacık ne de dalga gibi ele alınması gerektiğini söyledi. Bazı deneyler yapıldığında dalga davranışı, başka deneyler yapıldığında ise parçacık davranışı gözlemlersiniz. Sonuç olarak ışığın ve maddenin doğası hala gizemini koruyor. Bunu çözmek ise Kuantum Fiziği’nin ne demek olduğunu daha iyi anlamaktan geçiyor.
Işık, Esir ve Görelilik
İlk zamanlarda, teleskoplarla bakılınca, Galileo’nun keşfettiği Jüpiter’in 4 ayının (Galileo Aylarının) Newton’un Kütleçekim Yasaları gereğince hareket etmedikleri, biraz daha farklı şekilde hareket ettikleri görüldü. Danimarkalı astronom Ole Rømer (MS 1644-1710) 1676 yılında bunun sebebini, ışığın anlık olarak bize ulaşmadığını ve ışığın sonlu bir hıza sahip olduğunu söyleyerek açıkladı.
Bilim insanları ışığın dalga olduğunu kabul ettikten sonra bir ortam içerisinde yayılması gerektiğini düşündüler ve bu varsayımsal maddeye esir (ether) adını verdiler. Euler, bu madde için şöyle der: “Ses için hava ne ise ışık için esir odur.” Faraday, elektrik ve manyetik alanların olduğunu ve birbirini etkilediğini gösterdiği zaman esire ihtiyaç kalmadığını düşünmüştü. Fakat James Clerk Maxwell, elektromanyetizma yasalarını çözerken “ışık hızı” nı elde ettiğinde “Hangi gözlemci?” sorusunu akla getirmişti ve Maxwell’in kendisi de dahil bilim insanları bu soruya “esire göre” cevabını vermişlerdi. Maxwell ayrıca Dünya’nın esire göre olan hızını nasıl ölçebileceğimizi de göstermişti: Dünya’nın dönme eksenine 450 açı yapan “bölücü” bir ayna konularak ışık ikiye bölünür. Bölünen ışıklardan biri Dünya’nın döndüğü eksene doğru, diğeri ise bu eksene dik bir şekilde yol alır. Her iki yola da bu aynalardan eşit uzaklıkta aynalar konur ve böylece her iki ışık belli bir süre boyunca iki ayna arasında çarptırılır. En sonunda iki ışığı bir araya getirdiğimizde elde edeceğimiz girişim örüntüsüyle Dünya’nın esire göre olan hızını hesaplayabiliriz.
Ancak Michelson ve Morley bu deneyi yaptığı zaman bir girişim örüntüsü elde etmediler: Işık, kaynağından bağımsız hareket ediyormuş gibi görünüyordu. Hendrik A. Lorentz esire göre hareket eden cisimlerin kısaldığına (daha sonra Lorentz Kısalması olarak bilinecekti) dair bir makale yazmıştı, bu da Michelson-Morley deneyinde ışığın aynı hızda hareket etmesini açıklıyordu. Bazı bilim insanları ise esirin Dünya ile beraber hareket ettiğini ve bu yüzden ışık huzmelerinin hızlarının aynı çıktığını düşündüler.
Albert Einstein, 1905’te yayınladığı “On the Electrodynamics of Moving Bodies (Hareket Eden Nesnelerin Elektrodinamiği Üzerine)” başlıklı makalesinde “esir” kavramına ihtiyaç olmadan her şeyin açıklanabileceğini gösterdi. Einstein bu kuramını (daha sonra Özel Görelilik Teorisi olarak bilinecekti) ortaya atmak için sadece iki postülat (varsayım) ele aldı. Postülatlardan ilki her gözlemci için fizik yasalarının aynı olduğu idi, bu nedenle mutlak bir referans sistemi yoktu. Bunu daha iyi anlamak için belli bir yönde belli bir hızda yol alan başka birini hayal edin. Sizin gözlem çerçevenize göre siz durağansınızdır ve o kişi hareket eder. Ancak o kişinin gözlem çerçevesine göre o kişi durağandır fakat siz zıt yöne doğru aynı hızda yol alıyorsunuzdur. Her ikinizin de gözlem çerçevesi diğerininki kadar doğrudur çünkü “mutlak” bir gözlem çerçevesi yoktur.
İkinci postülat ise ışık hızının boşluktaki değerinin her gözlemci için aynı olduğudur. Bu değer kabaca
46420440_eq4png
şeklinde gösterilebilir. Örneğin elinizde bir fener tuttuğunuzu düşünün ve fenerden çıkan ışığın hızını c (ışık hızı) olarak ölçün. Diyelim ki bir arkadaşınız feneri tuttuğunuz yöne doğru v (arkadaşınızın hızı) hızıyla koşsun. Günlük hayattan elde ettiğimiz tecrübelerimiz ve Galileo’cu Görelilik İlkesi’ne göre arkadaşınızın, fenerden çıkan ışığın hızı için c-v demesi gerekir. Halbuki deneyler göstermiştir ki arkadaşınız fenerin hızını ölçmeye kalktığında yine c olarak ölçer. Fizik yasalarının her gözlemci için aynı olduğunu ve ışık hızının her gözlemci için sabit olduğunu postülat olarak alan Özel Görelilik Teorisi’ne göre kütleli bir nesnenin ışık hızına çıkabilmesi sonsuz enerji ve sonsuz momentum gerektirir ki bu da kütleli bir nesne için ışık hızına çıkmayı imkansız yapar. Bunun yanı sıra nedenselliğin (causality) hız limiti de ışık hızıdır, yani bir olayın başka bir olayı etkileyebilmesi için olayların gerçekleşmesi için gereken minimum zaman iki olayın konumları arasında ışığın (boşluktaki hızıyla) yol alması için gereken zamandır.
Özel Görelilik Teorisi esire olan ihtiyacı ortadan kaldırmakla kalmayıp zamanın hareket eden gözlemci için daha yavaş aktığı ve kütlenin de bir tür enerji (cismin durağan enerjisi) olduğu gibi sonuçları da beraberinde getirdi.  Bu kuramın öngörüleri pek çok kez test edildi ve hepsinden başarıyla geçti.
Işık Hızı ve Işığın Hızı
Aklınıza şöyle bir soru takılmış olabilir: “Işık hızı hava, su gibi ortamlarda yavaşlıyorsa bu ne demek oluyor?” Bunun cevabına geçmeden önce bu kesinlikle hız limitinin ortama göre (ortamdaki ışığın hızına göre) değiştiği anlamına gelmez. Böyle bir sorunun akla gelmesinin sebebi ışık hızının, ışık ile alakalı olduğu düşünülmesidir. Evrenin hız limiti olan ve her gözlemci için sabit olan ışık hızı, ışığın boşluktaki (vakum) hızıdır ve bunun dışında ışık ile herhangi bir bağlantısı yoktur. Bunun yanı sıra aslında ışık, maddesel ortamda etkileşime girdiği için daha uzun yol kateder. Bunu daha iyi anlamak için bir sokağın başından sonuna doğru gittiğinizi düşünün, bunun için sokağın başından sonuna kadar düz gitmeniz yeterlidir ancak yolun kapalı olduğunu hayal edin, bu sefer başka yollardan geçerek sokağın sonuna ulaşmanız gerekecek. İşte yolu kapatan engeller gibi ışığın madde ile etkileşmeside ışığın daha uzun sürede hedefine varmasına sebep olur. Görelilik’teki sabite “ışık hızı” denmesinin sebebi ışığın boşlukta bu hızla yol almasıdır. Ancak örneğin kuramsal olarak kabul edilen fakat deneysel olarak gözlemlenmemiş gravitonlar da kütlesiz olmaları sebebiyle ışık hızında giderler.
Işık Hızı ve Evrenin Genişlemesi
Evren ilk zamanlarında ışık hızından çok daha hızlı genişliyordu ancak bir süre sonra yavaşladı ve tekrar hızlanmaya başladı. Bu hızlanma halen devam ediyor ve bir gün evrenin yine ışık hızından hızlı genişlemeye başlayacağı düşünülüyor. İlk başta bunun Özel Görelilik’in ışık hızının evrenin limit hızı olması ilkesi ile çeliştiğini düşünebilirsiniz. Ancak burada herhangi bir çelişki yoktur çünkü Özel Görelilik Teorisi’ne göre hiçbir cisim “uzayda” ışık hızından daha hızlı gidemez. Burada uzayda kısmı çok önemlidir çünkü bu ilkenin sadece uzayda hareket eden cisimleri kapsadığını gösterir. Evrenin genişlemesinde ise genişleyen şey uzayın kendisidir ve bu genişleme için herhangi bir üst limit söz konusu değildir.
Neden Işık Hızı?
Evrenin hız limitinin ışık hızı olduğunu kabul ettik ama neden ışık hızı? Yani neden evrenimizdeki yasalar herhangi bir hızı değil de,
46420440_eq4png1
değerini üst limit olarak kabul ediyor?
Bu soruya verilecek en kısa cevaplardan biri “çünkü evren bu şekilde işliyor” olur fakat bu pek doyurucu bir cevap olmaz. Başka bir cevap ise “çünkü elektrik ve manyetik alanlar bu hızda değişen dalgalar yaratıyorlar” olabilir fakat bu seferde “neden elektromanyetik dalgalar bu hızda yayılır?” sorusu ile karşı karşıya kalırız. Bu soruya verilecebilecek en doyurucu cevabın “Çünkü ışık hızı uzay-zamandaki tek hızdır.” olduğunu düşünüyorum.
Hiçbir nesnenin uzayda ışık hızını geçemeyeceğini söylemiştik ancak uzayın yanında zamanı da ele alırsak bütün nesneler ışık hızında hareket ederler. Bir nesnenin uzaydaki hızını, uzayda gittiği yolu koordinat zamanına bölerek buluruz.
46530165_eq6png
Ancak bir nesnenin uzay-zamandaki hızını ölçmek için ise uzay-zamanda gittiği yolu gerçek zamana (proper time) bölerek buluruz.
46555650_eq7png
Bu işlemi yaptığımızda nesnenin uzay-zamandaki hızını daima (kütleli olsun veya olmasın) ışık hızı olarak buluruz. Bu denklemi anlarsak neden hızlandıkça cisimler için zamanın daha yavaş geçtiğini anlayabiliriz. Çünkü cisim uzaydaki hızını arttırdıkça zamandaki hızı azalır (ki toplamda hızı, ışık hızı olabilsin) ve uzayda hiç hareket etmediği zaman ise zamanda ışık hızında yolculuk eder. Aynı zamanda, uzayda ışık hızında giden nesnelerin (mesela fotonlar) neden zamanda hareket etmediğini de daha iyi anlamış oluruz.
Işık ve QED
QED (Quantum Electrodynamics) veya Türkçe ismiyle KED (Kuantum Elektrodinamiği) ışık ve madde arasındaki ilişkiyi açıklayan kuantum alan kuramıdır. Bu kurama göre elektromanyetik etkileşimler foton alışverişi ile olur. Örneğin, iki elektrondan biri diğerine foton gönderir ve diğer elektron fotonu soğurduğu (absorb) zaman momentumu değişir ve diğer tarafa doğru gitmeye başlar, böylece ortaya “elektromanyetik kuvvet” dediğimiz şey ortaya çıkar.
QED’in gösterdiği başka bir şeyse, zamanda geriye giden bir elektron ile zamanda ileriye giden bir pozitronun eş değer olmasıdır. Foton yüksüz olduğu için zamanda ileri giden bir foton ile zamanda geriye giden bir foton arasında fark yoktur (ki foton ışık hızında gitmesi dolayısıyla onun için zaman kavramı olmadığını da düşünürsek bunu daha iyi anlayabiliriz). Bu nedenle bir elektron diğer elektrona foton gönderip onun momentumunu değiştirdiği zaman, aslında diğer elektronun “geçmişe” foton gönderip öbür elektronun momentumunu değiştirdiğini söyleyebiliriz. Sonuç olarak her iki elektronun da momentumu değişmiş olur.
Işık Hızını Aşmanın Yolları
Bu başlık altında pek çok insanın aklına gelen ışık hızını aşmak için geliştirdiği düşünce deneyleri yer alıyor. Ancak hepsinin de nerede hata yaptığı teker teker belirtiliyor.
1. Lazer ve Ay

Işık hızını evinizin arka bahçesinde bir lazer ile aşabilirsiniz. Elinize bir lazer alın ve aya doğru tutun. Lazerin noktasını ayın görünen yüzünün uç noktasından başka bir uç noktasına saniyenin 100’de 1’i bir zamanda getirirseniz (ki bunu elinizle yapmak hiçte zor değil) lazerin noktası ışık hızından çok daha hızlı hareket etmiş gibi görünür. Bunu daha iyi hayal etmek için ayın yüzeyinde lazerin noktasının olduğu yerde bir ışın cihazının olduğunu hayal edin. Dünya’daki kişi elindeki lazeri hareket ettirmeye başladığında sizin de ışın cihazınız lazer noktası ile aynı yönde ışın yollamaya başlasın. İlginç bir şekilde, lazer noktasının ışından çok daha önce o noktaya vardığını görürdünüz.

Buradaki hata lazer noktasını “hareket eden şey” gibi algılamamız. Halbuki hareket eden şeyler lazer cihazından çıkan fotonlardır. Bu fotonlar bir engele çarptıklarında orada nokta oluştururlar. Eğer cihazı başka yöne döndürürsek fotonlar o yöne doğru hareket edip oradaki bir engele çarparlar. Üstte yazdığımız deneyde de bu geçerlidir. Lazer noktasını ayın bir ucundan öbürüne götürdüğümüzde ayın bir ucuna foton göndermek yerine diğer ucuna göndererek orada nokta oluştururuz. Bu nedenle ışık hızının aşılması söz konusu değildir.
49556185_maxresdefault-10jpg
2. Sopa ve Ay

Bir önceki deneyi biraz daha değiştirelim. Bu sefer lazer cihazı yerine Ay’a kadar uzanan ve taşıyabileceğimiz ağırlıkta olan bir sopa hayal edelim. Dünya üzerinde sopayı tutalım ve sopanın diğer ucunda, Ay’da başka biri olsun. Sopayı ona doğru ittirerek ona mesaj iletebiliriz. Mesela “Evet” için ileri, “Hayır” için geri çekebiliriz. Hatta bunu daha da ileri götürerek ikili (binary) kod ile istediğimiz her türlü mesajı iletebiliriz. Bu anlamda mesajlarımızı Ay’daki kişi anlık olarak algılayacağı için ışıktan daha hızlı mesaj iletmiş oluruz.

Bu deneydeki düşünce hatası sopanın bir ucunu ittirdiğimiz zaman diğer ucununda anlık olarak ileri gideceğidir. Halbuki bu, ses hızında gerçekleşir. Bunun nedenini anlamak için sopayı ve elimizi atomlar bütünü gibi düşünün. Biz sopayı ittirmek için elimizi ileri götürdüğümüzde elimizdeki atomların elektronları sopanın atomlarındaki elektronlara çok yaklaştığı için sopanın ucundaki atomlar ileri gider. Bu atomlar sopanın diğer atomlarını, onlarda diğer atomları ittirerek en sonunda sopanın ucuna kadar ilerler. Bu nedenle ışık hızından hızlı bilgi iletmemiş oluruz.

49594191_climbinguptothemoonb
3. Uzayda Dönen Nesne
 

Şimdi bir nesne hayal edin, uzayda kendi etrafında dönüyor. Bu nesneden çıkan iki boru şeklinde kol olduğunu hayal edelim. Klasik fizikten de bildiğimize göre dönen bir cismin çizgisel hızı, o cisim üzerinde aldığımız noktanın dönme merkezine uzaklığı ile doğru orantılıdır. O halde nesnenin kollarını öyle bir uzatalım ki kolların uçları ışık hızına ulaşsın. Teorik olarak, bu kolları daha da uzatırsak kolların ışık hızından daha hızlı dönmesi gerekir.

Bu argüman iki şekilde hatalıdır. İlk olarak cisim döndükçe açısal momentumu artar ve momentumu ışık hızı olacak şekilde arttırmamız için sonsuz enerji uygulamamız gerekir. İkinci olarak klasik fizikte bir cismi döndürdüğümüzde, o nesne üzerinde her noktanın açısal hızının aynı olduğunu varsayarız. Ancak yukarıdaki örnekte de verdiğim üzere, nesnenin herhangi bir yerine kuvvet uygulamamız nesnenin diğer yerlerine ses hızında iletilir. Bu nedenle dönen nesnenin kollarının uç kısımları ışık hızına veya daha hızlı bir hıza ulaşamaz.