Category Archives: Tarih

MUSTAFA KEMAL’İ DÜŞÜNÜYORUM!..

Standard

0x0-10-kasim-ile-ilgili-en-guzel-siirler-sozler-ve-mesajlar-1478536647459

 Bir Tutkudur Mustafa Kemal;
Nice sevdalara değişilmeyen.
Yitirilmiş Kasımlarda açan umuttur,
Bir baştır, vazgeçilmeyen…

Bir Türküdür Mustafa Kemal;
Suskun ağızlarda söyleşir, durur.
Çaltıburnu’nda gözetir denizi.
Köroğlu’nda bağdaş kurup oturur…

Bir İnançtır Mustafa Kemal;
Yurdun dört yönünde, bir çağdır yaşayan.
Sarmış kollarıyla, çepçevre ulusu.
Sakarya boylarından Akdeniz’e taşıyan…

Bir Anlamdır Mustafa Kemal;
Belkahve’den dürbünüyle seyrediyor İzmir’i.
Özgürlük diyor, al atının üstünde,
Kırıyor kılıcıyla, tutsak eden zinciri…

Bir Bayraktır Mustafa Kemal;
Çekilmiş kalelere, rüzgârda dalgalanan.
Bozkırın bağrında yol alan kağnılara,
Işık tutan, güç veren, yol bulan…

 

 

 Mustafa Kemal’i düşünüyorum;
Yeleleri alevden al bir ata binmiş
Aşıyor yüce dağları, engin denizleri,
Altın saçları dalgalanıyor rüzgârda,
Işıl ışıl yanıyor mavi gözleri…

Mustafa Kemal’i düşünüyorum;
Yanmış, yıkılmış savaş meydanlarında
Destanlar yaratıyor cihanın görmediği
Arkasından dağ dağ ordular geliyor
Her askeri Mustafa Kemal gibi.

Mustafa Kemal’i düşünüyorum;
Gelmiş geçmiş kahramanlara bedel
Hükmediyor uçsuz bucaksız göklere.
Al bir ata binmiş yalın kılıç
Koşuyorlar zaferden zafere…

Mustafa Kemal’i düşünüyorum;
Ölmemiş bir Kasım sabahı!
Yine bizimle beraber her yerde.
Yaşıyor dört köşesinde vatanın
Yaşıyor damar damar yüreklerde.

Mustafa Kemal’i düşünüyorum:
Altın saçları dalgalanıyor rüzgârda,
Mavi gözleri ışıl ışıl görüyorum.
Uykularıma giriyor her gece.
Elllerinden öpüyorum.

0x0-10-kasim-ile-ilgili-en-guzel-siirler-sozler-ve-mesajlar-1478536669623

Piri Reis ve eserleri!..

Standard

 

piri-reisPiri Reis kimdir?: Karamanlı bir ailenin çocuğu olan Ahmet Muhiddin Pîrî’nin ailesi Fatih Sultan Mehmed devrinde padişahın emri ile Karaman İstanbul’a göç ettirilen ailelerdendir. Aile bir süre İstanbul’da yaşamış, sonra Gelibolu’ya göç etmiştir. Pîrî Reis’in babası Karamanlı Hacı Mehmet, amcası ise ünlü denizci Kemal Reis’tir.

Pîrî denizciliğe amcası Kemal Reis’in yanında başladı; 1487-1493 yılları arasında birlikte Akdeniz’de korsanlık yaptılar. Pîrî Reis, Osmanlı Donanması’nın Venedik Donanması’na karşı sağlamaya çalıştığı deniz kontrolü mücadelesinde Osmanlı donanmasında gemi komutanı olarak yer aldı, böylece ilk kez savaş kaptanı oldu.

pirireis

Pîrî Reis, 1523’deki Rodos seferi sırasında da Osmanlı Donanması’na katıldı. 1524’de Mısır seyrinde kılavuzluğunu yaptığı sadrazam Pargalı Damat İbrahim Paşa’nın takdiri ve desteğini kazanınca, 1525’da gözden geçirdiği Kitab-ı Bahriye’sini İbrahim Paşa aracılığıyla Kanuni’ye sundu.

Pîrî Reis’in 1526’ya kadar olan yaşamı Kitab-ı Bahriye’den izlenebilir. Pîrî Reis, 1528’de, ilkinden daha içerikli ikinci dünya haritasını çizdi.

1533 yılında Barbaros Hayrettin Paşa kaptan-ı derya olunca Pîrî Reis de Derya Sancak Beyi (Tümamiral) ünvanı alan Pîrî Reis, sonraki yıllarda, güney sularında devlet için çalıştı. Barbaros’un 1546’da ölümünün ardından Mısır Kaptanlığı (Hint Denizleri Kaptanlığı da denilirdi) yaptı, Umman Denizi, Kızıl Deniz ve Basra Körfezi’ndeki deniz görevlerinde yaşlandı. Osmanlı donanmasında yaptığı son görev idamıyla sonuçlanan Mısır Kaptanlığı oldu.

Piri Reis’in eserleri nelerdir?

  • Kitab-ı Bahriye
  • Piri Reis’in Haritası (İlk Dünya Haritası)
  • Hadikat’ül Bahriye
  • Bilad-ül Aminat
  • Eşkalname

Piri Reis Neden Öldürüldü?

Yavuz Bahadıroğlu, TVNET ekranlarında yayınlanan ‘Tarihçe’ programında, “Kanuni Sultan Süleyman Piri Reis’i neden öldürdü?” sorusunu şu şekilde cevaplamıştı:

Bu konuda bazı rivayetler var: ‘Hürrem Sultan, Piri Reis’in başarısının önüne geçmek için Kanuni’nin aklına girdi ve onu öldürttü. Dünya haritasını elinden alarak Rusya’ya gönderdi.’ Bu bir şehir efsanesidir. Böyle bir şeye hiçbir Valide Sultan yeltenmez. Hiçbir Valide Sultan’a bunu konduramazsınız.

Piri Reis, 1552 yılında Portekizlilere ait Hürmüz Kalesi’ni kuşattı. Maalesef Portekizliler para verdikleri için kuşatmayı yarım bıraktı. İyi insanların da hatalı tarafları vardır. Bunu kabul etmemiz lazım.

Basra’ya dönen Piri Reis, tamire muhtaç donanmanın başında durmadı ve ganimet yüklü gemilerle birlikte Mısır’a geçti. Mısır’a geçerken gemilerden biri battı. Bunlar kusur sayıldı.

Mısır Beylerbeyi Mehmet Paşa, Piri Reis’in aleyhine rapor vermişti. Kanuni Sultan Süleyman bu olayları araştırdı, iddiayı yerinde buldu. 1554 yılında da idam edildi.

piri-reis-kim

Bilimin açıklayamadığı keşifler

Standard

03_d

Resimde gördüğünüz çekiç bir kum taşı içinde bulundu. Yani prensibe göre, bu kum taşı oluşurken çekiç oradaydı. Keşif 1844 yılında Fizikçi David Brewster tarafından yapıldı. (Kingoodie, Myinfield-İngiltere). İngiliz jeoloji arştırma merkezinden Dr. A. W. Med tarafından yapılan analizlerde bu kum taşının yaşının 360 ile 460 milyon yıl olduğu saptandı. Yani çekicin de o kadar eski olması gerekiyor. Ama bilim dünyasına göre böyle bir şey imkansız!

36_d

1945 yılında Waldemar Julsrud adlı deneyimli bir arkeolog El Toro dağı (Meksika) eteklerinde gömülmüş vaziyette kilden yapılmış küçük heykelcikler buldu. Daha sonra El Tro şehri yakınlarında ve şehrin diğer tarafında Chivo Dağ yakınlarında poselenden yapılmış 33.000’den fazla heykelcik bulundu. Buluntular Chupicuaro, klasik kültür öncesine aitti. (M.Ö. 800 ‘den M.Ö. 200 ‘e kadar olan dönem) Bulunan heykelcikler, 65 milyon yıl önce yok oldukları düşünülen çeşitli türlerdeki dinozorları kusursuzca tasvir ediyordu. Modern bilim döneminde, neye benzedikleri ancak çözümlenen tarih öncesi bu yaratıkları ,nasıl oldu da böyle eski bir uygarlık kusursuzca sanat eserlerine yansıtabilmişti ? İnsan görmeden tasvir edemez.

24_d

Lübnan’ın Ballbek şehri yakınlarındaki işlenmiş dev kaya blokları. Bu taşlar binlerce yıl öncesinde buraya getirilmişti. Resimde gördüğünüz parça 1050 ton ağırlıkta ve 25 metre uzunluğundadır. Bu “momolit” takma adlı yekpare blok dünya üzerindeki işlenmiş en büyük taş bloktur. Soru şu: Bu taşları kimler ve nasıl buraya getirebilmişti ?

07_d

 

Japonya’nın Yonaguni adasının yakınında, denizin 23 metre altında insan yapısı olduğu apaçık belli olan piramitler bulunmaktadır. 183 metre genişliğinde ve 27 metre yüksekliğindeki bu piramitler yaklaşık, 8000 – 10.000 yıllıktırlar.

 

08_d

Peru Sacsahuaman ‘daki bu duvarlar, birbiri adasındaki esrarengiz su altı yapıları ile kesin bir benzerlik göstermektedir. Bu arkeolojik duvarlar bir gizem taşımaktadırlar çünkü, antik çağlarda yapılmalarına rağmen, bu kadar kusursuz bir şekilde işlenip yerlerine koyulana kadarki aşamalar için yüksek bir teknoloji ve bilgi gerektirmektedirler. İnsanın açıklayamadığı, garip iç ve dış açılara sahip bu duvar taşları hakkında cevabını bilmediği sorular ise şunlar: Nasıl taşındılar? Nasıl ölçülüp nasıl kesildiler ? Nasıl bu kadar doğrulukla yerleştirildiler? Hemde ilkel insanlar tarafından.

05_d

 

Bu metal kürecikler Güney Afrika, Klerksdorp’tan. Birinin üzerinde kürenin çevresini dolaşacak şekilde birbirine paralel 3 çizgi oyulmuş. Bu küreler Cambrian devri öncesine ait pek çok mineral arasında bulunmuştur (2,8 milyar yıl öncesi). Bu kürelerden bazıları 6 milimetre kalınlığında, ince bir kabuğa sahiptirler. Bu ince kabuk kırıldığı zaman kürenin içinden süngerimsi garip bir şey çıkıyor.Bu süngerimsi şey havayla temas edince parçalanıp toz haline geliyor. Bu kürelerin ne oldukları ,ne amaçla yapıldıkları bilinmiyor. Üstelik 2,8 milyar yaşındalar. İnsanın inanası gelmiyor ancak bilimsel veriler bunlar.

01_d

 

Mısır ,Dendera’daki Hathor tapınağında göze çarpan ampuller. Bu ampuller kıvrımlı kablolar ile bir jeneratöre veya açma kapama düğmesine bağlılar. Ampul şeklindeki cismin içine bir yılan tasviri konmuş. Bu da ampulün içindeki ince teli gösteriyor olabilir.

 

04_d

 

Üzerinde oyularak yapılmış, tam gelişmemiş olsa da rahatlıkla fark edilen bir insan yüzü bulunan bir deniz kabuğu… Bu buluntu 1881 yılıında jeolog H. Stopes tarafından rapor edilmiştir. Yapılan testler sonucunda, oyma işleminin kabuklu henüz yaşarken yani fosilleşmeden önce yapıldığı ortaya çıkmıştır.Bu deniz kabuğu Pliocene devrine ait ve 2 milyon yıllıktır.

 

 

 

 

 

 

 

02_d

 

Rudolf Gantenbrink tarafından Büyük Piramit’te keşfedilen bakır kulplu kapı. Resim UPUAUT 2 adlı bir araştırma robotu tarafından çekilmiştir… Hangi amaca hizmet ettiği bilinmeyen gizemli kapı, kraliçe odasından başlayan güney kanallarında yer almaktadır. Bu kapının arkasında başka bir kapı daha bulunmuştur. Yapılan bazı araştırmalar sonucunda içinde ne olduğunu bilmediğimiz bir oda veya odalar bu ikinci kapının arkasında bulunmaktadır. Aynı kapıdan kral odasından başlayan kuzey kanallarında da bulunmuştur. Burada sorulan en önemli soru şu: Görünüşte hiçbir amaca hizmet etmeyen bu kapılar Neden buralara kondu ?

06_d

 

“Geode of Coso” antik bir parçadır. Bu kaya parçasının üzeri doğal kristallerle kaplanmıştır.içinde bir boşluk bulunmuştur. Bu boşlukta, malzemesini metal ve porselenin oluşturduğu garip bir cisim bulunmuştur.

Resim A : Kaya parçasının iki parçaya bölünmüş hali.

Resim B : Taşın her iki yarısının iç kısmını görüyoruz.

Resim C : Radiography tekniğiyle içindeki cismin resmi çekiliyor.

Cisim o kadar eski olmasına rağmen metal bir yapıdadır. Bu cismin üzerinde meydana gelen ve onu kaplayan kristal oluşumlu kabuğun oluşabilmesi için 500.000 yıl (beş yüz bin yıl) geçmesi gerekiyor ! Resim D : Yan taraftan çekilen radiography resminde metal cismi daha ayrıntılı bir şekilde görüyoruz.

Sonuç olarak bu garip cisim 500.000 yıl yaşındadır. Günümüzde bir şeye ait bir parça olsaydı ,çoktan ne olduğu tespit edilirdi.

23_d

 

1932 yılında Pedro Dağlarında bulunmuş bir mumya. (ABD, Wyoming eyaleti, Casper şehrinin 60 mil güney batısı. Mumya koyu bronz renginde ve oldukça buruşmuş vaziyette. Hayattayken boyu 35 cm’yi geçmiyordu !!! Röntgen ışınlarıyla yapılan incelemede bu canlının ağırlığının 5,5 kg. olduğu ortaya çıkarıldı.

Cinsiyeti erkek ve bütün dişleri yerinde. Öldüğünde aşağı yukarı 65 yaşında idi. Mumya 350 gr. ağırığındadır. Alnı çok aşağıdadır. Ezik bir burnu ile büyük ve geniş burun delikleri vardır. Çok geniş ağzı ile incecik dudakları bulunmaktadır. Bu yaratık bilinen insan türlerinden çok daha küçüktü. Bazı araştırmacılara göre bu çok küçük boyutlarda olan bir ırkın üyesiydi.

09_d

 

 

 

Bazı Nazka (Nazca) çizgileri, yukarıdaki resmin orta kısmında görüldüğü gibi, birbirine paralel kilometrelerce ve hatta dağları, vadileri aşarak uzanmaktadırlar. Bu çizgileri kim takip ediyordu ve ne amaçla ?

 

 

 

 

 

 

 

31_d

 

Lübnan’daki Balbek şehri. 20 metreden daha büyük taşlarında kullanıldığı bu antik şehir Roma imparatorluğundanda eski. Hatta Sümerlilerin bilgilerine göre bile burası antik bir şehirdi o zamanlar. Taşların büyüklüğünü göstermek amacyla 2 kişi yapıların arasında dikiliyor. Bugün kimse burasını kimlerin yaptığını ,nasıl yaptığını, ne amaçla ve ne zaman yaptığını bilemiyor. Modern bilim ise Baalbek ‘i görmezlikten gelmeye devam ediyor.

 

 

 

 

 

Bilimin Anlamlandırdığı, Anlamsız Bir Masal!

Standard

Goldilocks Bölgeleri ve 3 Ayı

Öyküsünden herhangi bir pratik ders çıkarılmadığından veya çocuğun aklına katı ahlaki modeller çakamayan senaryosundan ötürü olsa gerek, Türkiye’deki annelerin ilgisini pek çekmeyen çocuk masallarından biri olan Goldilocks ve Üç Ayı masalının konusu kısaca şöyledir:
Ormanda bir evde yaşayan bir ayı ailesi vardır: Anne, baba ve çocuk ayı. Anne ayı bir çorba yapar ve büyük boy, orta boy ve küçük boy tabaklara koyar. Büyük boy baba içindir. Anne orta boydan içecektir. Küçük tabak ise çocuk ayınındır. Ancak çorba çok sıcaktır. Soğuyana kadar dışarıda gezmeye karar verirler. Ayılar dışarıda gezinirken, küçük bir kız olan Goldilocks, ayıların kulübesini görür ve içeri girer. Çorbaları görür. Tatmak ister. Büyük tabaktaki çorba soğumamıştır. Orta tabakta ki de yeterince soğumamıştır. Ama küçük tabaktakinin sıcaklığı tam Goldilocks’a göredir. Goldilocks hepsini içer. Sonra ısınmak için şöminenin başına gider. Şöminenin başında üç farklı büyüklükte sandalye vardır. En küçüğüne oturur ama sandalye onu taşıyamaz ve kırılır. Tırmanabileceği sandalyelerden en büyüğüne oturmalıydım diye düşünür. En sonunda da rehavet basar ve uyumaya karar verir. Yatak odasına gider. Üç farklı boyda yatak vardır. Baba ayının yatağı en büyüktür. Sırasıyla anneninki orta boy, çocuğunki en küçük boy yataktır. Goldilocks önce büyük yatağa yatar. Yatağa elbette sığmıştır. Burada uyuyabilir. Ancak çok geniş geldiği için annenin yatağına geçer. Bu yatağa da sığar. Ancak yine de biraz geniştir. En son çocuk ayının yatağına yatar. Buna da sığmıştır. Hepsine sığabildiğini anlayan Goldilocks dilediği yatağı seçebilme şansını elde etmiştir ancak küçük yatak tam ona göredir ve küçük yatakta uyuyakalır. Ayılar eve döner. Küçük tabaktaki çorbanın içilmiş olduğunu görür. Midesi küçük biri içmiş diye düşünürler. Sonra sandalyenin kırıldığını görürler. Sandalyeyi kıracak kadar büyük biri oturmuş derler. En son olarak da yatakta yatan Goldilocks’u farkederler. Ne oluyor demeden, Goldilocks uyanır ve bu çok naif ayı ailesinin evinden kaçar.
Görüldüğü gibi, iyinin-kötünün olmadığı, herhangi ahlaki bir ders çıkarılamayan, yenilen çorbanın, kırılan sandalyenin bedelinin alınmadığı, adaletin tecelli etmediği ve Fransız filmleri gibi alakasız bir yerde biten bir çocuk masalıdır Goldilocks.
Ancak bu akıl almaz çılgın Goldilocks masalı, bilimde kendine “Goldilocks prensibi” adı altında yer bulmuştur. Öyle ki, gelişim psikolojisinde çocukların yaptığı eylemleri tanımlarken Goldilocks prensibinden faydalanılır. Bebek ve çocuklar, kendileri için ne çok kompleks ne de çok basit eylemleri seçmemektedir. Tam da kaldırabilecekleri en kompleks eylemlerle ilgilenmektedirler. Ekonomide, düşük enflasyonlu ancak vasat genişlemeli ülke ekonomilerinden Goldilocks ekonomisi olarak bahsedilir. Eczalıkta hem antagonist hem agonist etkisi (hem reseptörü bloklayıcı, hem reseptörü aktive edici) olan maddelere Goldilocks ilaçlar terimi kullanılagelmiştir.
2000’li yılların başlarında teleskopların ve gökbilimsel spektroskopinin (tayf ölçümünün) çok gelişmesiyle önemli bir interdisipliner (disiplinler arası) bilim haline gelen astrobiyoloji ise Goldilocks prensibini merkeze koyan bir bilim dalıdır. Astrobiyolojide Goldilocks prensibi ve terimi çok önemli bir yere sahiptir. Goldilocks prensibi iki ayrı konuda karşımıza çıkar: Galaksimizde ve hatta komşu galaksilerde insanlığın, öncelikli olarak besin olarak kullandığı diğer canlı türleriyle birlikte göç edebileceği, yerleşebileceği, istasyonlar kurabileceği “Yaşanabilir Bölgeler” ve dünya dışı canlılığın doğup serpilebileceği, evrimleşebileceği bölgeler. Bu iki konu birbirinden çok bağımsız olmasa da, farklı araştırma konularıdır. Ancak aynı prensibe dayanır. Aynı soruları sorar. Aynı cevapları arar:
Canlılık nedir? Nerede yeşerir? Nerede gelişebilir? Nerede yaşayabilir?
15479622_dsafs1epng
Çizimin Orijinali Açık Kaynaktır [NASA/Kepler Mission/Dana Berry]
Evrenin boyutuna nazaran tam manasıyla gözlemleyebildiğimiz evrenin boyutu çok ama çok ufaktır. Elimizde olan veriler hep bu çok ufak evren parçasından gelmektedir. Şurası bir gerçektir ki, insan ırkı evreni tanımakta henüz emekleme evresinde bile değildir. Elbette elimizdeki verileri yorumlamak da, çıkarımlar yapmak da, bu zorunlu tevazumuz nedeniyle sınırlı kalabilmektedir.
Şu anki verilerimizle ve çıkarımlarımızla Goldilocks bölgesinin yaşamın doğumu için, evrimleşebilmesi için ve hali hazırdaki yaşamın devam edebilmesi için elverişli bir yer olduğunu düşünmekteyiz. Peki bu Goldilocks bölgesi nerelerde bulunur? Yaygın mıdır? Nadir midir? Uzak mıdır? Yakın mıdır? Dediğimiz gibi, bu konuda henüz emeklemiyoruz bile.
Ancak bir Goldilocks bölgesi var ki, tahmin ettiğinizden daha da yakın.
Goldilocks Bölgesi
Yaşam için gerekli ortamın tam da gerektiği gibi bulunduğu ortama Goldilocks bölgesi denir. Hepimizin yakından tanıdığı bir adet Goldilocks bölgesi var. Çünkü içinde yaşıyoruz: Dünyanın döndüğü yörünge.
Bu yörüngede, Güneş’in ulaştırdığı sıcaklık bizim için ne yüksek, ne de alçak. Su bu bölgenin çoğu yerinde sıvı halde. Bizim bedenimizin çoğu sudan oluşuyor. Besinin hücrelere iletilmesi, atıkların vücuttan uzaklaştırılması veya seyreltilmesi, solunum yapabilmemiz hep sıvı su sayesindedir. Bizim bildiğimiz “bütün”yaşam formları temel yaşamsal fonksiyonlarını su sayesinde gerçekleştirir.
Polenleşmeyi hızlandıran hava olaylarına sahip ve zararlı ışınlardan bizi koruyan kalın bir atmosferimiz var. Üstelik bu atmosferi soluyabiliyoruz. Ancak atmosferimiz her zaman bu yoğunlukta ve bu kompozisyon da değildi. Atmosfer de değişim içindedir. Demek oluyor ki, atmosfere göre evrimleşiyoruz. Atmosfer de bize göre değişiyor. Örneğin, oksijen yüzdesinin %35’e tırmandığı Karbonifer çağında (yaklaşık 360 milyon yıl önce), gür ve yaygın ormanlar atmosferdeki karbondioksiti büyük oranda çekmiş, yerine fotosentez yan ürünü olan oksijeni vermişti. Bu canlılığın atmosferi etkilediğine dair en bariz örneklerden biri, tabii eğer günümüz sanayileşmiş insanının atmosfere inanılmaz derecede fazla karbondioksit salması örneğini saymazsak. Neticede, evrimleşmemize müsaade eden bir atmosfer çevrimi ve evrimi var.
Gezegenin yaşanabilir atmosferleri konusunda üstünde çalışabileceğimiz, ciddi olarak üzerinde konuşabileceğimiz, deneyler yapabileceğimiz bir gezegen daha var: Mars
Mars gezegeninin terraformlaştırılması, yani dünyalaştırılması, kimilerine göre uçuk ama olası, kimilerine göre bilim kurgu, kimilerine göre de üstünde düşünülmeye ve yatırım yapmaya değer bir projedir. Bu proje kısaca, Mars’a eskiden sahip olduğu düşünülen oksijenli atmosferinin çeşitli yöntemlerle geri kazandırılması olarak açıklanabilir. Atmosferine hükmedebileceğimiz bir gezegende yaşayabiliriz. Bu gezegen Mars olabilir. Başka bir gezegeni “dünyalaştırma”nın etik olup olmayacağının bile tartışıldığı, makalelerin yazıldığı günümüzde bu tip projeler gerçekten de üstünde en azından konuşmaya değer proje ve hipotezlerdir.
Atmosfere benzer veya benzemez şekilde, Dünya’mızın büyüklüğüne de ayak uydurmuşa benziyoruz. Ancak yerçekimi canlılığa ayak uydurmuyor. Daha büyük bir dünyada, canlılığın şu anki boylarına gelmesi beklenmezdi. Yer çekimi daha fazla olacağından canlıların daha kısa olacağı öngörülebilir. Daha büyük kütleli gezegenlerde, eğer varsa kan basan pompa organların yere daha yakın olması, iskeletlerinin, kas sistemlerinin yayılmış ve basık olması beklenebilir. Dünyamızdan daha büyük kütleli böylesine bir gezegene ayak basan astronotumuzun kol kasları yerçekimini yenemeyebilir. Hızla yorulabilir. Kalbin bastığı kan basıncı, yerçekimini yenemeyebilir. Beyin kansız kalabilir. Kulakları bu yerçekiminden etkilenebilir. Sağırlaşabilir. Göz mercekleri yerçekiminden etkilenebilir. Görüşü azalabilir. Bu nedenle, yerleşmek için Dünya’mızın kütlesine benzer kütleli bir gezegen bulmak, temelde, atmosferden bile daha gerekli olacaktır.
Dünyamızın eksen açısı da, ona uygun olarak evrimleştiğimiz ve asla değiştiremeyeceğimiz bir unsur. Dünyamızın eksen açısı mevsimlerin oluşumuna, böylece ekseni dik olan Merkür gibi gezegenlere veya ekseni yatay olan Uranüs gibi gezegenlere göre nispeten homojen bir ısı dağılımına neden olmaktadır. Ancak ne Merkür, ne de Uranüs Goldilocks bölgesinde olmadığı için uygun birer karşılaştırma olmayabilir. Dünyanın kendi ekseni etrafında dönüşü ise günlerin oluşmasını ve yine ısının homojen dağılmasını sağlayan bir etken. Sadece tek bir yüzünü Güneş’e dönen gezegenlerin bir tarafı kavrulurken, güneş görmeyen tarafı aşırı derecede soğuktur. Böylece Goldilocks bölgesindeki bir gezegenin eksen açısı ve gezegenin dönüşü , canlı türlerinin gelişmesini, serpilmesini ve türleşmesini dolaylı yoldan sağlamaktadır.
Yaşam için sadece Goldilocks bölgesindeki gezegenlere değil, uydulara da bakabiliriz. Büyük bir gezegenin, dünya kütlesindeki bir uydusu da yaşam için elverişli olabilir. Hatta büyük kütleli gezegen uydusunda büyük su gelgitlerine neden olacağından daha homojen bir su dağılımına neden olabilir ve yaşamın ortaya çıkmasına pozitif etkide bulunabilir.
Büyük oranda anlattığımız gibi, bilim insanları güneş sistemi dışında Goldilocks bölgesinde bulunan taşınabileceğimiz gezegenleri arıyorlar. Güneş sistemi dışındaki gezegenlere “ötegezegen (exoplanet)” adı verilir. 2016 yılı itibariyle onlarca yaşam için elverişli olduğu “düşünülen” ötegezegen bulundu. Hepsi de henüz taşınabilmemiz için çok ama çok uzaktalar. Nesiller sürecek bir yolculuktan sonra oralara varabiliriz. Bunu yapabilmemiz için henüz teknolojimiz ve bilgimiz yeterli değil. Henüz en yakın komşumuz Mars’a bile ayak basmadık.
Bu ötegezegenlerin yaşam için elverişli olduğunun düşünülmesi Goldilocks prensibi sayesindedir. Bilim insanları bu gezegenleri bir teleskop vasıtasıyla izleyemezler. En iyi gözlemledikleri sistem olan kendi güneş sistemleriyle, uzak yıldız sistemini karşılaştırarak ve analoji (benzerlik) kurarak fikir edinirler. Bu analojiye Goldilocks prensibi denir. Basitçe, uzak bir yıldızı hedef alırlar. Yıldızdan gelen elektromanyetik radyasyonun spektrumuna (buna elektromanyetik radyasyonun “gölgesi” diyebiliriz) bakarak, yıldızın içeriğini, yaşını ve kütlesini öğrendikten sonra, bilim insanları bu yıldızın hareketlerinde ve verdiği ışıkta çeşitli sapmalar tespit etmeye çalışırlar. Yıldızın radyal (dairesel) hareketlerindeki sapmalar, yıldızın etrafında gezegenlerin döndüğünü gösterir. Yıldız ile gezegen arasındaki kütle çekiminden ileri gelen bu sapmaları ölçerek etrafında dönen gezegenin kütlesi ve yıldızla arasındaki mesafesi hesaplanabilir.
Uzak yıldızın önünden bir gezegen geçerken (buna gezegen transiti denir) bu gezegen, yıldızın ışığını bir miktar kırar. Bu ışık sapmalarını bilim insanları tespit edebilir ve buradan da gezegenin çapını hesaplayabilirler. Çap ile kütlesini oranlayarak nasıl bir gezegen olduğunu anlayabilirler. Gaz gezegen ise gezegenin çapı büyük ama kütlesi az olacaktır. Dünya gibi “kaya” bir gezegense, çapı küçük olabilir ama kütlesi aynı çaptaki bir gaz gezegene göre büyük olacaktır. Bunlar elbette uzmanlık isteyen hesaplardır ama prensipte basittir.
Transit esnasında, aynı zamanda bilim insanları çok önemli bir bilgi daha edinir: Gezegenin atmosferinin içeriği. Farklı elementler ışık ile farklı etkileşimlere girer. Kimisi ışığı kırar, kimisi yanınca farklı renklerde yanar veya bizim atmosferimizde olduğu gibi ışığı saçar. Bu dalga boyu değişiklikleri spektrum üzerinde izlenerek atmosfer gazlarının yüzdeleri öğrenilebilir.
Böylece şu anda elimizde yıldızın yaşı, içeriği, kütlesi ve çapı ve gezegenin yaşı, içeriği, kütlesi, çapı ve atmosferik içeriği ile ilgili bilgiler var. Artık kendi Dünya’mız ve Güneş’imizi göz önüne alarak analojiler kurabiliriz. Gezegenin oksijene sahip bir atmosferi varsa, sıvı su bulunduracak kadar Güneş’ten uzaksa veya ona yakınsa, yani Goldilocks kuşağındaysa, kütlesi fazla büyük değilse, gezegen silisyum kayasıysa, karbon ve azot bolluğu varsa, gezegenin etrafı artık asteroidlerden temizlenmişse, yani yeterince yaşlı bir gezegense orası taşınabileceğimiz bir gezegendir. Hatta ve hatta, bu gezegenlerde yaşamın ortaya çıkma olasılığı bile kabul edilir.
15178845_dsaffsaer1png
Çizimin orjinali açık kaynaktır. [NASA/SETI/JPL]
Ancak tabii, yapısal olarak bize benzeyen, silisyum bir ceket üzerinde doğan, yeşeren ve yaşayan, karbon temelli, su içen ve su boşaltan, hatta sudan oluşan, oksijen-karbondioksit dengesini sağlayabilen canlılar olacaktır bunlar.
Ama bunların hepsine ya da bir kısmına ihtiyaç duymadan da ortaya çıkan/çıkabilecek canlı türleri olabileceği ihtimalini de asla göz ardı etmemek gerekir. Belki uzak bir gezegende soğuk sıvı propan içerisinde nitrojen soluyan, silisyumdan oluşmuş canlılar vardır. Bunu bilemeyiz. Belki de hiç bilemeyeceğiz. Ama olasılığını da göz ardı etmek bilimsel şüpheciliğe yakışmayacaktır.
O zaman başta sorduğumuz soruyu bir daha soralım: Canlılık nedir?
Biz, insanoğlu ve şu anda yeryüzünde yaşayan bütün canlılar Dünya’daki evrimin ürünüyüz. Başka galaksilerde, sistemlerde, başka şekilde evrimleşmiş canlılar olabilir. Bizim bildiğimiz, anladığımız, hayal edebildiğimiz veya modelleyebildiğimiz “canlılıktan” çok farklı türde canlılar olabilir. Bu nedenle, şu anda bilmediğimiz bir canlı “Goldilock kuşağına” ihtiyaç duymayabilir.
Canlılığın tanımı amorftur, likittir. Asla doğru ve kesin tanımı yapılamayacak bir olgudur. Bizim şimdilik yapabildiğimiz tanımı, genetik materyallerini kopyalayabilen ve aktarabilen, çevresinin farkında olan ve çevresine uyum sağlayabilen büyük ve kompleks moleküller yığını olduğu şeklindedir. Biz Dünya’daki evrimin bir parçasıyız. Dünya’nın bir parçasıyız. Belki de asıl canlı olan Dünya’dır. Biz Dünya’daki canlılığın bir parçasıyız. Kendi başımıza, münferit bir canlılık değildir bizimkisi belki de. Belki Evren’deki diğer akıllılar, gezegenleri “üstünde canlı yaşayan -yaşamayan gezegenler” olarak değil de “canlı gezegenler – cansız gezegenler” olarak sınıflandırmıştır. Kim bilir? Belki de daha doğru bir tanımdır bu.
Dünya’daki evrimde yok olmak değil, hayatta kalmak bir istisnadır. Dünya’da şu an yaşayan bütün canlılar olarak koskocaman Dünya’da birer istisnayız. Güneş sistemimizde de istisna olduğumuza “neredeyse” eminiz. Ancak galaksimizde istisna mıyız? Evrende istisna mıyız? Bu belki de insanlık olarak en kadim sorularımızdan biri. Ancak istisna olsaydık, bu büyük bir yer israfı olurdu. Milyar çarpı milyarlarca galaksi içindeki milyar çarpı milyar tane yıldızdan sadece bir tanesinde mi yaşam var? Yine yanıtı bulmanın kolay olmadığı sorulardan biri.
Ancak bu sorular olmasaydı, bilim ne yapardı?

Karadeniz’in Oksijeni Bol 4 Yaylası

Standard

Karadeniz Bölgesi’nde gizli pek çok güzellik var. Bölgede bulunan yaylalarda bu güzellikler arasında. Gittiğinizde doğaya ve oksijene doyacağınız, hayran kalınası yerler. Karadeniz bölgesinin güzellikleri bunlarla bitmiyor tabii ki. Tavsiyem, yaylaları görmeye gidip, gitmişken hamsinin, çayın, fındığın en güzellerini de yerinde yemeniz.

ayder

Ayder Yaylası, Rize

1994 yılında milli park olarak kabul edilen Ayder Yaylası, ülkemizdeki en güzel yaylalardan biri… Şehirden kaçış için güzel bir alternatif. Yemyeşil doğasıyla huzuru bulabileceğiniz, kaplıcalarıyla rahatlayabileceğiniz Ayder Yaylası’nı mutlaka ziyaret etmelisiniz.

Bölge’de bulunan pek çok otelde ve dağ evlerinde konaklayabilirsiniz. Ayder Yaylası’na Rize’den ulaşım sağlayabilirsiniz. Ayder yaylasına gitmeyi düşünüyorsanız, Rize otobüs bileti alabilirsiniz.

Sis Dağı Yaylası, Giresun

Giresun’da bulunan Sis Dağı Yaylası’nın özelliği, denize yakın olmasından dolayı yılın büyük kısmında sis ile kaplı olmasıdır. Oluşan sis harika bir görsel şölen oluşturuyor. Milli Park olarak koruma altında bulunan yaylada her yıl Temmuz ayının üçüncü Cumartesi günü Sis Dağı Yayla Şenlikleri düzenlenir.

Sis Dağı Yaylasına giderek bu muhteşem tecrübeyi yaşamak isteseniz Giresun’a otobüs bileti alarak seyahatinizi planlayabilirsiniz.

Pokut Yaylası, Rize

Pokut Yaylası, Çamlıhemşinde bulunuyor. Normalde 1800 metreden yüksekteki yaylalarda ağaç bulunmamasına karşın Pokut’ta Karadeniz rüzgarları sebebiyle ağaç bulunmaktadır. Doğa tutkunları ve fotoğraf meraklıları için ilgi çekici bir atmosfer barındıran yaylada 100 – 150 yıllık tarihi evler de bulunuyor. Pokut yaylasına giderseniz oradan kolayca geçilebilen Sal yaylasını da ziyaret etmenizi öneririm.

Rize otobüs biletinizi hemen alıp isteğiniz zaman yarın kendinizi Rize’de çayınızı yudumlarken bulabilirsiniz.

Kafkasör Yaylası, Artvin

Yayla Artvin şehir merkezinden 8 km uzakta yer alıyor. Yayla, Boğa güreşlerinin de yer aldığı şenlikleriyle ünlü. Yürüyüş alanları da ziyaretçilerin ilgisini çekiyor. Yaylada belediyeye ve Köy Hizmetleri’ne ait konaklama imkanları mevcut olduğu gibi, çadır kurmak da pek çok kişi tarafından tercih ediliyor.

Yaylaya ulaşım ise çok kolay. Şehir merkezinden dolmuş ve minibüsler sizi yaylaya götürüyor.

Atlantis ve yeraltı ülkesi agarta Mu uygarlığı!

Standard

atlantisssssssssssss-e1426244205404

Mu uygarlığı atlantis ve yeraltı ülkesi agarta
Atlantis’ten Mu uygarlığına, hz.Nuh tan, Mısır a Hitler den Kapadokya’ya, uzanan sıradışı bir uygarlık. Agarta’nın esrarengiz öyküsü sizi gizemli bir yolculuğa götürecek, bu yer altı ülkesinin, mistik ve fantastik dünyası…

İran edebiyatının önde gelen isimlerinden Firdevsi, 974 ve 999 yıllarında kaleme aldığı “Şehname” adlı eserinde, esrarengiz bir yer altı ülkesinden söz eder.
Arkelog Harold Wilkins de Hindistan’ın kuzeyindeki gizli bir ülkeden söz eder. Wilkins şöyle diyor: “Moğol efsanelerinden birisine göre bu tüneller, Afganistan içlerinde bir yerde, ya da Hindu Kuş yöresinde bulunan ve tufan öncesi neslinden gelen yer altı dünyasına uzanırlar. Burasının adı da Agartadır.”
Günümüzden yaklaşık 7 bin yıl önce şiddetli yer sarsıntıları sonunda battığı öne sürülen bir kıta. Günümüzde Polinezya, Mikronezya ve Melanezya takımadalarının Mu kıtası kalıntıları olabileceği sanılıyor. Mu uygarlığı, eski çağlardan günümüze ulaşan tabletlere göre ilk insanlarında anavatanıydı. James Churchward’tarafından yapılan araştırmalar bundan 70.000 yıl belki de daha eskiye dayanan Mu kıtasında, tek tanrılı bir din hakimdi, bu din ruhsal gelişim için sürekli tekrar doğmak temeline dayanıyordu. Burada bahsedilen bildiğimiz veya bilmediğimiz özellikte bir reenkarnasyon olduğu tahmin edilmektedir.

Zaten Mu toplumunun en dikkat çekici noktasıda burada başlıyor.Günümüzden çok daha ileri seviyede bir manevi güce sahip oldukları düşünülüyor.Telepati, çift bedenlenme, astral seyahat gibi olaylar gümüzde çok az kişinin sahip olduğunu sandığımız özelliklerken, mu toplumunda olağan yetenekler olduğu tahmin edilmektedir.
Mu uygarlığı bir rahip kral tarafından yönetilmekte kendisine “Ra Mu” denilmekteydi. Atlantis te bu kara parçasında bulunan bir kentti..
Atlantis medeniyeti ise denizcilikte çok ileri seviyede olan ve antartika kıtasında varolduğu düşünülen bir topluluk.Antartika 1820’de keşfedilmiş ve hala heryeri tam olarak araştırılıp çözülememiştir. ”Harika bir ülkeydi.Denizcilikle meşgul gelişmiş tekniğe sahip bir uygarlığa aitti.Ayrıca mükemmel bir mimarlık ve göz alıcı bir başkent. İnsanlar materyalist ve aldatıcı olduktan sonra, yıldızlar yerlerinden oynamaya başladı, güneş diğer taraftan doğdu. Depremler yeri yardı, yanardağlar lav püskürttü. Herşey üzerinde bulunduğu toprakla birlikte denize gömüldü ve sonsuza dek haritadan silindi.”Eski yunan filozofu Platon un bahsettiği Atlantis efsanesinde böyle bahsedilir.
Platon, doğumundan 9000 yıl önce var olmuş ve yanardağ patlamasıyla suya gömülmüş Atlantis’i zengin biçimde betimlemişti. O zamandan beri, Atlantis uygarlığı pek çok yazarın, şairin, ressamın ve bilim adamının hayallerini süsledi. Atlantis’in gerçek bir ülke olduğunu öne süren 70’ten fazla kitap var.
Onca kitaba ve iddiaya rağmen, hiç kimse Atlantis’i dünya yüzeyinden nasıl silindiğini bulamadı. Birçok şüpheci yazar ve insan, Platon’un felsefesindeki ideal kentine ilişkin düşüncelerine hazırlık olsun diye Atlantis’i yarattığına inanıyor.
Bugün Sahra’dan Sibirya düzlüklerine, Titikaka Gölü’nden Tibet yaylalarına kadar, dünyanın dört bir yanında Atlantis rüyasının peşinde koşanlar var.

Bir iddiaya göre, Agarta bu iki kıtanın büyük felaketler ile batımının ardından, iki topluluğun son devrelerindeki göçler ile yeraltında kurulduğu sanılan topluluktur.Geçmişte ki korkunç nükleer savaşlardan ders aldıkları için barış içinde yaşamaktadırlar. İşin ilginç yanı ise günümüzde bu uygarlıkla bağlantı kuran toplumların olduğu iddiasıdır.
Önceleri beşeriyetle açık temas halinde olan bu organizasyon, bu devrenin koşullarından ötürü gizlenme gereği görmüş ve ikamet yeri olarak birbirlerine tünellerle bağlanan, dağlar içindeki yeraltı kentlerini tercih etmiştir.

Kimilerine göre, dünyanın tüm geçmişi, yitik kıtalara indirilmiş dinler ve kozmik öğretiler, Agarta arşivlerinde kayıtlıdır
Agarta’nın yeryüzüne açılan 7 bazı kaynaklara göre ise 4 ana çıkış noktası bulunmaktadır. mağaralarda inzivaya çekilen bilgelerin ve mağaralarda etkinliklerini sürdüren bazı inisiyatik toplulukların Agartalılar’la ilişki içinde oldukları ileri sürülür.
Agarta’nın sembolü: Gamalı haç!
Agarta’nın hakimi, “dünyanın kralı” rütbesini taşıyor. Yardımcıları durumundaki iki rahip kral bulunuyor. Sembollerinden biri bugün günümüzde hala Hint ve Tibet tapınaklarını süsleyen gamalı haçtır.

Bu sembol, Mu ‘dan kaynaklanıyor. Güneşi ifade eden kadim bir sembol. Dünyanın en eski sembollerinden biri sayılıyor. Bu haç, yaradılışın dört kuvvetini ve dört büyük enerjiyi sembolize eder. Zamanla “yönü çevrilerek” II. Dünya savaşında Nazilerin kullandıkları sembol haline gelecektir.
Bu başlanğıçtan sonra Agarta’yı biraz daha açmaya başlayalım.
Genel olarak bilindiği kadarıyla Agarta; “Şamballa”, “Dünyanın Kalbi”, “Yüce Ülke”, “Bilgeler Ülkesi” gibi çeşitli adlarla anılır, teozofik ve ezoterik kaynaklara göre, önceki devrenin sonlarına doğru Mu ve Atlantis’ten göç eden bilim-rahipleri tarafından kurulmuş.

Agarta’nın ne olduğuna ilişkin en yaygın, internet ve ansiklopedik kaynaklarda kullanılan tanım, “Tibet ve Orta-Asya tradisyonlarında sözü edilen, Asya’daki sıradağların içinde bulunduğu ileri sürülen efsanevi bir yer altı organizasyonu”dur.
Ancak bu tanım, önemli bir şekilde not düşülmeli ki, “Agarta”yı anlamak ve çözmek için tamamıyla yetersiz. Ne bu kadar basit ne de bu denli sığ. Ancak bir açılış tanımı olarak kullanılabilir.

Budist kökenli bir kelime olan “Agarta”, yeraltında kurulu olduğuna inanılan ve milyonlarca kişinin yaşadığı imparatorluğa deniyor.
Tibet kaynaklı efsaneye göre, Agarta’ya ait olduğu ileri sürülen tünellerle, dünyanın bir ucundan diğer ucuna gitmek mümkün.
Bu tüneller Türkiye’de, Amerika’da ve Brezilya’da da bulunuyor.
Bu uygarlığın varlığına inananlar, Agartalıların bizden çok daha üstün bir teknolojisi olduğunu iddia ediyor ve uçan dairelerin de aslında onların yapımı olduğunu söylüyorlar.
Başkenti Şambala olan bu imparatorluğun yöneticisi, doğuda “Dünyanın Kralı” olarak biliniyor.
Birçok kaynakta, “Dünya Kralı”nın yeryüzündeki temsilcisi Tibetli Dalay Lama olarak geçer.
Doğu’da Tibet ve batıda Brezilya, dünyanın iki ayrı ucunda tünel şebekelerine sahip iki ülkedir.
Mısır’daki Gize Piramidi’nin altında bulunan gizli odaların da yeraltı dünyası ile ilişkisi olduğu iddia edilir.
Firavunların, bu tüneller aracılığıyla yeraltında tanrılar veya üstün varlıklarla temas kurabildiği iddia edilir.
Mısır tanrıları ve krallarının dev heykelleri ile doğudaki Buda heykellerinin, insan ırkına yardım etmek üzere yerüstüne çıkan bu üstün ırkı temsil ettiğine inanılır.
Bu Agarta temsilcileri, aynı zamanda yeraltındaki ütopik cenneti temsil ederler.
İddialara göre, Hz. Nuh gerçekte bir Atlantisli idi ve Atlantis sulara gömülmeden önce kurtarılmaya değer bir grup insanı bu felaketten kurtarmıştı.
İnanışa göre, Atlantislilerin çıkardığı ‘nükleer savaş’ sonucu meydana gelen tufan felaketinden kurtulan bu grup, önce Brezilya’nın yüksek platolarına gelmişler daha sonra da radyasyondan korunmak için, yüzeyle bağlantılı tünelleri olan yeraltı şehirlerine yerleşmişlerdi.
Agarta medeniyeti, Atlantis medeniyetinin bir devamı niteliğindeydi.
Geçmişteki korkunç nükleer savaştan ders aldıkları için, devamlı barış içinde yaşamaktaydılar. Bu insanlar bilimde yeryüzü insanlarının binlerce yıl ilerisindeydi.
Yeraltındaki bilim adamları, bizim bilim adamlarımızın bilmediği enerji türlerini bilmekteydiler.
Bu enerjiler hem uçan, hem de karada giden taşıtlarda kullanılmaktaydı.
Agarta İmparatorluğu’nun birbirine tünellerle bağlı yeraltı şehirlerinden oluştuğu ve bu tünellerde, uzay araçlarına benzeyen taşıtlarla dünyanın her köşesine gidilebildiği öne sürülüyor.
Agarta’daki halk, “Dünya kralı”nın başkanlığında bir hükümet tarafından yönetilmekteydi.
Bu insanlar, Lemurya, Atlantis ve tanrılar ırkı Hyperborluların temsilcilerinden oluşmaktaydı.
Tarihin birçok döneminde Agartalı üstün varlıklar yeryüzüne çıkarak, insan ırkına rehberlik etmişler ve onları savaşlardan, felaketlerden ve yok oluşlardan kurtarmışlardı.
Hiroşima’ya atılan ilk atom bombasından sonra, ortaya çıktığı söylenen uçan dairelerin de bu nedenden dolayı geldiği iddia ediliyordu.
Hint destanlarından “Ramayana”da, Rama’nın Agarta’dan uçan bir araçla geldiği anlatılır.
Aynı şekilde İnka İmparatorluğu’nun kurucusu Manco Copac da uçan bir araçla geldiği söylenir.
Amerika kıtasında ortaya çıkan Agartalıların en önemlilerinden birisi de Maya, Aztek ve genel olarak Kuzey ve Güney Amerika’daki yerlilerin en büyük efsanevi önderi Quetzalcoatl’olduğu kabul edilir.
Başka bir ırktan (belki de Atlantis’ten) gelen bu beyaz adam, Meksika, Yukatan ve Guatemela’daki yerliler tarafından “büyük kurtarıcı” diye anılmaktadır.
Aztekler ona “Sabah yıldızı” ve “Bereket tanrısı” derlerdi.
Quetzalcoatl, “Tüylü Yılan”, yani yılan şeklinde sembolize edilmiş “öğretici bilge” anlamına geliyordu. Bu isim ona uçan bir araçla geldiği için verilmişti.
Mısır inançlarındaki Osiris başka bir yeraltı tanrısıdır. Bazı araştırmacılar da, Yunan mitolojisinde geçen tanrıların Atlantisli yöneticiler olduğunu ileri sürer.
Agarta’nın, dünyanın her tarafına yayılan tünel ve şehirler ağına Türkiye’de de rastlandığı öne sürülüyor.
Agarta’nın nerede bulunduğuna ilişkin bir diğer adres ise bize oldukça yakın. Kapadokya. Bölgenin yer altı dehlizleriyle bilinen mimarisi, ipucu oluşturuyor. Geniş ve büyük tüneller yapısı itibariyle, bölgeyi Agarta’nın olası adresi haline getirmiş.
Kapadokya bölgesinde bulunan Mazıköy, Kaymaklı ve Derinkuyu yeraltı kentleri, bazı araştırmacılar tarafından Agarta’nın bir ispatı olarak gösterilir.
Bölgede bulunan ve büyük bir kısmı halen keşfedilmemiş olan yeraltı kentlerinin, bilinenden daha büyük ve derin bir alana yayıldığı düşünülüyor.
Agarta İmparatorluğu’nu bugüne kadar araştıran belki de en ilginç isim, Nazi Almanyası’nın lideri Adolf Hitler.
Hitler döneminde Almanya’da kurulan tarikat ve gizli dernekler, Agarta’nın varlığına inanan ve gizli yeraltı kentlerini bulmaya çalışan kişilerden oluşuyordu.
Agarta inanışı 2. Dünya Savaşı yıllarında Adolf Hitler tarafından da ilgi görmüş ve araştırılmıştı. Hitler’in de Agarta’ya inandığı ve dünyaya hâkim olabilmek için Thule adında bir tarikat vasıtasıyla pek çok araştırma yaptırdığı ileri sürülür. İddiaya göre savaşın sonuna doğru Nazi karargahı yıkıntıları arasında 12 Tibetli rahip cesedinin bulunması da Hitler’in Agarta ile bağlantısını güçlendirmiştir.
Roket sisteminin ve birçok teknolojik gelişmenin 2. Dünya savaşı ve Hitler döneminde geliştirildiğini unutmayalım. Uçan dairelerinde bu dönemde çok sık görülmesi, bu araçların Agarta uygarlığına ait olabileceği düşüncesini getirmiştir. Bu çevreler Hitler’in ABD Başkanı Roosvelt’in 1945’de öleceğini ve geleceği bilme yeteneğini buna bağlamaktadır

Tabi kii bu da bir iddia. Zaten Agarta’ya ilişkin tüm bilgiler çeşitli ve renkli iddialara dayanıyor.
Geçmişte varolan ve tam olarak keşfedemediğimiz eski uygarlıklar, bizlerin hayal gücünü besledikçe, bizler üretmeye, geliştirmeye ve araştırmaya devam edeceğiz, şayet böyle bir uygarlık hala varlığını sürdürüyorsa, bizim teknolojimizi ve ilerleyişimizi yakından takip ediyorlarsa, teknolojileri hakkında bile hiç bir şey bilmediğimiz bir topluluğun varlığını düşünmek bile son derece ürkütücü…

Agarta uygarlığı dünyanın kalbi yüce ülke agarta

agarta-bilge

“Shambhala” (Şambala), “Dünyanın Kalbi”, “Yüce Ülke”, “Bilgeler Ülkesi” gibi çeşitli adlarla belirtilen Agarta, teozofik ve ezoterik kaynaklara göre, önceki devrenin sonlarına doğru Mu ve Atlantis’ten göç eden bilim-rahipleri tarafından kurulmuş bir organizasyondur.

Önceleri beşeriyetle açık temas halinde olan bu organizasyon, bu devrenin koşullarından ötürü gizlenme gereği görmüş ve ikâmet yeri olarak birbirlerine tünellerle bağlanan, dağlar içindeki yeraltı kentlerini tercih etmiştir.

Agarta, dünya insanlığının tekamülünde sorumluluk sahibidir. İlahi Hiyerarşi’ye hizmet eder. Dünyanın Efendisi ve “Kutup” olarak ifade edilen ve “Brahatma” veya “Brahitma” adıyla belirtilen Agarta’nın lideri, Dünya’yı sevk ve idare eden İlahi Hiyerarşi’nin fizik alemdeki temsilcisidir.  1912’de Müslüman olduktan sonra Abdül Vahid Yahya adını alan; ezoterik, okült ve mistik konularda çok sayıda yapıtı bulunan Fransız asıllı Mısırlı düşünür ve yazar Rene Guenon’a göre tradisyonlarda “Kutsal Dağ”, “Dünyanın Merkezi” olarak ifade edilen yer, O’nun mekânıdır. Kimilerine göre, dünyanın tüm geçmişi, yitik kıtalara indirilmiş dinler ve kozmik öğretiler, Agarta arşivlerinde kayıtlıdır ve birçok peygamber (Musa, İsa), dinlerini kurmadan önce, bu arşivleri incelemişlerdir ki, bazıları burada ‘inisiyasyon’dan da geçmiştir.

Agarta’nın yeryüzüne açılan 7 (kimi kaynaklara göre 4) ana çıkış noktası bulunmakla birlikte, mağaralarda inzivaya çekilen bilgelerin ve mağaralarda etkinliklerini sürdüren bazı inisiyatik toplulukların Agartalılar ile ilişki içinde oldukları ileri sürülür.

Rene Guenon’a göre bu durum, en çok, Türklerin yaşadığı Orta Asya’da görülmektedir. Kimi yazarlara göre, Göktürk, Uygur ve Hun masallarındaki, “ataların kutsal mağaraları” ve bir mağaradan geçilerek ulaşılan “gizli ülke” inanışında Agarta’nın sembolizmi bulunmaktadır. Tibet tradisyonlarına göre, Agartalılar şimdiki devrenin sonunda dışarı çıkacak ve Agarta’nın lideri yeryüzündeki menfiliği yenecektir.

Gizemli yeraltı şehirleri…

Standard

yeraltc4b1-c59fehirleri-e1368820151315Geçmiş dönemlerde yerin altına inşa edilen şehirlerin ve yapıların çok büyük bir önemi ve işlevi bulunmaktaydı. Doğal afetlerden, savaşlardan, vahşi hayvanlardan korunmak amacıyla yapılan ve günümüze ulaşan yeraltı şehirleribulunmaktadır. Bu yeraltı şehirlerinden en çarpıcı olanların başında hiç şüphe yok ki, Kapadokya’da bulunan Derinkuyu yer altı şehridir.  Farklı amaçları da olan bazı yeraltı şehirleri ve yapıları işte,dünyanın en gizemli yeraltı şehirleri;

derinkuyu-yer-altc4b1-c59fehri-620x364

Derinkuyu yeraltı şehri – Kapadokya / Türkiye: Dünyanın en gizemli ve en ünlü yer altı şehirleri arasında olan Derinkuyu, yaklaşık 40 bin kişiyi her türlü ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde inşa edilmiştir. Hıristiyan inancına sahip insanların canlarını korumak için yaptıkları yeraltı şehrinde bir de kilise bulunmaktadır. Şehrin her katını koruyan büyük ve ağır taş bloklar inşa etmişler, şehrin alt katmanlarını koruma altına almaya çalışmışlardır. Gidilip görülmesi gereken yerlerin başında gelmektedir.

petra-c3bcrdc3bcn-620x416

Petra – Ürdün: M.Ö. 6. yüzyılda Hor Dağının eteklerinde inşa edilen Petra yeraltı şehri, Unesco dünya mirası listesinde de yerini almıştır. Petra yeraltı şehrinde büyükçe bir kale, görkemli bir tiyatro ve şehir merkezi olan bir meydan da bulunmaktadır. Tarihe meraklıysanız, görmeniz gereken yerlerden biri…

wieliczka-tuz-madeni

Wieliczka Tuz Madeni – Polonya: Oldukça eski bir kaya tuzu madeni olan Wieliczka, ülkenin en fazla turist ağırlayan alanlarındandır. Bütünüyle kaya tuzu oyularak yapılmış bir katedral ile birçok heykel bulunan bu maden, 1996 yılında üretime kapatılmış ve müze haline getirilerek turizme açılmıştır. Madende görülen her türlü eşya kaya tuzu işlenerek çalışan işçiler tarafından yapılmıştır. Madendeki nefis göl de görülmeye değer diğer bir ayrıntıdır.

yerebatan-sarnc4b1cc4b1

Yerebatan Sarnıcı – İstanbul / Türkiye: Yeraltına inşa edilmiş olan yapılardan biri de Yerebatan Sarnıcıdır. Yapılış amacı ticaret ve sanatsal çalışmalar için olup, daha sonraları Bizans İmparatoru Justinianus tarafından şehrin su ihtiyacını karşılamak için su sarnıcına dönüştürülmüştür.

moskova-metrosu-620x465

Moskova Metrosu – Rusya: Yeraltına inşa edilen yapılardan biri olan Moskova Metrosu, II. Dünya savaşından önce inşa edilmiştir. Oldukça yüksek tavanları, mermerlerle kaplanmış olan duvarları ve birçok özelliği ile burayı görenleri hayretler içerisinde bırakan bir yapıdır. Yıllık 3 milyara yakın insan Moskova Metrosunu kullanmaktadır.