Category Archives: Mitoloji

Ariane ile Sonsuzluğun Kralı!..

Standard

ariadne-naxos-2

Ariane, kıyılarında dalgaların kudurduğu, Naksos adasında yaşıyordu… Aşktan nasibini alamamış kederli kız Ariane, sevgilisi Theseus tarafından terkedilmişti. Bu acıyla ağlayıp sızlıyor, Theseus’a beddualar ediyordu.

Bazen kıyıda kumlar üzerine uzanıyor, kumları gözyaşları ile ıslatıyordu. Bazen de denize hakim yüksek bir kayaya çıkıyor ve Theseus’u götüren mavi geminin uzaklarda kayboluşunu tahayyül ederek, ayrılık gününü içi yanarak anıyor ve bağırıyordu:

– Theseus! Duygusuz, taş gibi bir yüreğin var! Seni hangi dişi aslan dünyaya getirdi? Senin yanında ne kadar mesuttum. Her şeye boyun eğen bir köle gibi sana hizmet etmedim mi? Senin yorgun ayaklarını yıkayan ben değil miydim? Yatağının üzerine erguvan renkli örtüyü kim yayıyordu? Beni bu ıssız adada bırakıp gideceğine, babamın evine götürseydin. Bundan sonra ben ne yapabilirim? Benim kederimi kim dağıtacak, bana kim ümit ve teselli getirecek? Kıyılarında azgın dalgaların gürültüler çıkararak parçalandığı bu adada ben nasıl yaşayabilirim? Derin ve korkunç deniz beni babamdan ve tanıdıklarımdan ayırıyor. Hayatımın ilkbaharında, bu kayalık, ıssız adada terk edilmiş bir halde ölecek miyim?

Bir gün, gönlünde sayısız kederlerin dolup taştığı güzel saçlı bakire, bitkin bir halde kıyıya uzanmış ve kendinden geçmişti. İşte tam bu sırada rüzgarda uçuşan sarı saçları ile esrarengiz bir delikanlı, Naksos adasına çıktı. Karaya ayağını basar basmaz, bu ıssız adanın güzel kızı genç Ariane’i uyur vaziyette gördü.

Esrarengiz delikanlı, sonsuzluğun ve yalnızlığın kralı idi. Uzayın uzanıp giden boş sessizliğine hükmediyordu. Bütün bunlara rağmen yaşamdan mesut olmasını biliyordu. Genç kralın gönüllerden kederi kovan, muzdariplere neşe ve teselli getiren bir tabiatı vardı. Güzel Ariane’e baktığında kalbi heyecanla çarptı, iri gözleri ile onun uyuyuşunu, bu güzel manzarayı doya doya seyretti… Zavallı Ariane bir kayanın oyuğuna uzanmıştı. Uzun saçlı başını sol kolunun üstüne koymuş, sağ kolu da ilahi çehresinin parlak ve tatlı güzelliğini çerçeveliyordu. Uyandığında genç kral ona yaklaştı:

– Güzel peri kızı, dedi. Sen şanlı bir kralın sevgilisi olmayı hak etmeden evvel Theseus’un ümitsiz aşığı idin. İlkbaharın neşesiyle canlanmadan önce kış soğuğu ile uzun zaman uyumuştun.

Böyle söylerken Kral, elindeki tacı, hoşuna giden bu güzel kızın dalgalanan saçları üzerine koydu fakat bu parlak taç, Ariane’in alnına dokunur dokunmaz; uzadı, göklere kadar yükseldi. Üzerinde bulunan kıymetli taşların, cevherlerin her biri, gökyüzünde birer yıldız oldu. Kralın kraliçesini bulmasının ve birleşmelerinin hatırasını ebedi olarak saklamak için bu yıldızlar, gökyüzünde asılı kaldırlar. Artık Genç kralın sonsuzluğu ve uzayın karanlığı yıldızlarla şenlenmişti. Ariane’in iffeti, yalnızlığı ve kalbinin hüznü ona günün birinde sonsuz mutluluğu getirmişti.

Bunun içindir ki yıldızlar, binlerce yıldır onlara bakmasını bilen mutlu insanlara göz kırparlar…

delacroix_2

Yunan Mitolojisi’nden.

Bilimin açıklayamadığı keşifler

Standard

03_d

Resimde gördüğünüz çekiç bir kum taşı içinde bulundu. Yani prensibe göre, bu kum taşı oluşurken çekiç oradaydı. Keşif 1844 yılında Fizikçi David Brewster tarafından yapıldı. (Kingoodie, Myinfield-İngiltere). İngiliz jeoloji arştırma merkezinden Dr. A. W. Med tarafından yapılan analizlerde bu kum taşının yaşının 360 ile 460 milyon yıl olduğu saptandı. Yani çekicin de o kadar eski olması gerekiyor. Ama bilim dünyasına göre böyle bir şey imkansız!

36_d

1945 yılında Waldemar Julsrud adlı deneyimli bir arkeolog El Toro dağı (Meksika) eteklerinde gömülmüş vaziyette kilden yapılmış küçük heykelcikler buldu. Daha sonra El Tro şehri yakınlarında ve şehrin diğer tarafında Chivo Dağ yakınlarında poselenden yapılmış 33.000’den fazla heykelcik bulundu. Buluntular Chupicuaro, klasik kültür öncesine aitti. (M.Ö. 800 ‘den M.Ö. 200 ‘e kadar olan dönem) Bulunan heykelcikler, 65 milyon yıl önce yok oldukları düşünülen çeşitli türlerdeki dinozorları kusursuzca tasvir ediyordu. Modern bilim döneminde, neye benzedikleri ancak çözümlenen tarih öncesi bu yaratıkları ,nasıl oldu da böyle eski bir uygarlık kusursuzca sanat eserlerine yansıtabilmişti ? İnsan görmeden tasvir edemez.

24_d

Lübnan’ın Ballbek şehri yakınlarındaki işlenmiş dev kaya blokları. Bu taşlar binlerce yıl öncesinde buraya getirilmişti. Resimde gördüğünüz parça 1050 ton ağırlıkta ve 25 metre uzunluğundadır. Bu “momolit” takma adlı yekpare blok dünya üzerindeki işlenmiş en büyük taş bloktur. Soru şu: Bu taşları kimler ve nasıl buraya getirebilmişti ?

07_d

 

Japonya’nın Yonaguni adasının yakınında, denizin 23 metre altında insan yapısı olduğu apaçık belli olan piramitler bulunmaktadır. 183 metre genişliğinde ve 27 metre yüksekliğindeki bu piramitler yaklaşık, 8000 – 10.000 yıllıktırlar.

 

08_d

Peru Sacsahuaman ‘daki bu duvarlar, birbiri adasındaki esrarengiz su altı yapıları ile kesin bir benzerlik göstermektedir. Bu arkeolojik duvarlar bir gizem taşımaktadırlar çünkü, antik çağlarda yapılmalarına rağmen, bu kadar kusursuz bir şekilde işlenip yerlerine koyulana kadarki aşamalar için yüksek bir teknoloji ve bilgi gerektirmektedirler. İnsanın açıklayamadığı, garip iç ve dış açılara sahip bu duvar taşları hakkında cevabını bilmediği sorular ise şunlar: Nasıl taşındılar? Nasıl ölçülüp nasıl kesildiler ? Nasıl bu kadar doğrulukla yerleştirildiler? Hemde ilkel insanlar tarafından.

05_d

 

Bu metal kürecikler Güney Afrika, Klerksdorp’tan. Birinin üzerinde kürenin çevresini dolaşacak şekilde birbirine paralel 3 çizgi oyulmuş. Bu küreler Cambrian devri öncesine ait pek çok mineral arasında bulunmuştur (2,8 milyar yıl öncesi). Bu kürelerden bazıları 6 milimetre kalınlığında, ince bir kabuğa sahiptirler. Bu ince kabuk kırıldığı zaman kürenin içinden süngerimsi garip bir şey çıkıyor.Bu süngerimsi şey havayla temas edince parçalanıp toz haline geliyor. Bu kürelerin ne oldukları ,ne amaçla yapıldıkları bilinmiyor. Üstelik 2,8 milyar yaşındalar. İnsanın inanası gelmiyor ancak bilimsel veriler bunlar.

01_d

 

Mısır ,Dendera’daki Hathor tapınağında göze çarpan ampuller. Bu ampuller kıvrımlı kablolar ile bir jeneratöre veya açma kapama düğmesine bağlılar. Ampul şeklindeki cismin içine bir yılan tasviri konmuş. Bu da ampulün içindeki ince teli gösteriyor olabilir.

 

04_d

 

Üzerinde oyularak yapılmış, tam gelişmemiş olsa da rahatlıkla fark edilen bir insan yüzü bulunan bir deniz kabuğu… Bu buluntu 1881 yılıında jeolog H. Stopes tarafından rapor edilmiştir. Yapılan testler sonucunda, oyma işleminin kabuklu henüz yaşarken yani fosilleşmeden önce yapıldığı ortaya çıkmıştır.Bu deniz kabuğu Pliocene devrine ait ve 2 milyon yıllıktır.

 

 

 

 

 

 

 

02_d

 

Rudolf Gantenbrink tarafından Büyük Piramit’te keşfedilen bakır kulplu kapı. Resim UPUAUT 2 adlı bir araştırma robotu tarafından çekilmiştir… Hangi amaca hizmet ettiği bilinmeyen gizemli kapı, kraliçe odasından başlayan güney kanallarında yer almaktadır. Bu kapının arkasında başka bir kapı daha bulunmuştur. Yapılan bazı araştırmalar sonucunda içinde ne olduğunu bilmediğimiz bir oda veya odalar bu ikinci kapının arkasında bulunmaktadır. Aynı kapıdan kral odasından başlayan kuzey kanallarında da bulunmuştur. Burada sorulan en önemli soru şu: Görünüşte hiçbir amaca hizmet etmeyen bu kapılar Neden buralara kondu ?

06_d

 

“Geode of Coso” antik bir parçadır. Bu kaya parçasının üzeri doğal kristallerle kaplanmıştır.içinde bir boşluk bulunmuştur. Bu boşlukta, malzemesini metal ve porselenin oluşturduğu garip bir cisim bulunmuştur.

Resim A : Kaya parçasının iki parçaya bölünmüş hali.

Resim B : Taşın her iki yarısının iç kısmını görüyoruz.

Resim C : Radiography tekniğiyle içindeki cismin resmi çekiliyor.

Cisim o kadar eski olmasına rağmen metal bir yapıdadır. Bu cismin üzerinde meydana gelen ve onu kaplayan kristal oluşumlu kabuğun oluşabilmesi için 500.000 yıl (beş yüz bin yıl) geçmesi gerekiyor ! Resim D : Yan taraftan çekilen radiography resminde metal cismi daha ayrıntılı bir şekilde görüyoruz.

Sonuç olarak bu garip cisim 500.000 yıl yaşındadır. Günümüzde bir şeye ait bir parça olsaydı ,çoktan ne olduğu tespit edilirdi.

23_d

 

1932 yılında Pedro Dağlarında bulunmuş bir mumya. (ABD, Wyoming eyaleti, Casper şehrinin 60 mil güney batısı. Mumya koyu bronz renginde ve oldukça buruşmuş vaziyette. Hayattayken boyu 35 cm’yi geçmiyordu !!! Röntgen ışınlarıyla yapılan incelemede bu canlının ağırlığının 5,5 kg. olduğu ortaya çıkarıldı.

Cinsiyeti erkek ve bütün dişleri yerinde. Öldüğünde aşağı yukarı 65 yaşında idi. Mumya 350 gr. ağırığındadır. Alnı çok aşağıdadır. Ezik bir burnu ile büyük ve geniş burun delikleri vardır. Çok geniş ağzı ile incecik dudakları bulunmaktadır. Bu yaratık bilinen insan türlerinden çok daha küçüktü. Bazı araştırmacılara göre bu çok küçük boyutlarda olan bir ırkın üyesiydi.

09_d

 

 

 

Bazı Nazka (Nazca) çizgileri, yukarıdaki resmin orta kısmında görüldüğü gibi, birbirine paralel kilometrelerce ve hatta dağları, vadileri aşarak uzanmaktadırlar. Bu çizgileri kim takip ediyordu ve ne amaçla ?

 

 

 

 

 

 

 

31_d

 

Lübnan’daki Balbek şehri. 20 metreden daha büyük taşlarında kullanıldığı bu antik şehir Roma imparatorluğundanda eski. Hatta Sümerlilerin bilgilerine göre bile burası antik bir şehirdi o zamanlar. Taşların büyüklüğünü göstermek amacyla 2 kişi yapıların arasında dikiliyor. Bugün kimse burasını kimlerin yaptığını ,nasıl yaptığını, ne amaçla ve ne zaman yaptığını bilemiyor. Modern bilim ise Baalbek ‘i görmezlikten gelmeye devam ediyor.

 

 

 

 

 

CÜCE GEZEGENLER

Standard

Cüce gezegen Uluslararası Astronomi Birliği’nce (UAB) gezegenler konusunda, 24 Ağustos 2006 tarihinde yapılan yeni tanımlamada getirilmiş bir gökcismi kategorisidir. Bu tanım, şu an yalnızca Güneş sistemi için geçerlidir.

Alınan karara göre bir cüce gezegen:
-Güneş çevresindeki bir yörüngede dolaşır.
-Sabit bir şekle sahip olmasına engel olabilecek güçleri alt edebilecek yeterlilikte bir kütleçekimine sahip olmasını sağlayacak bir kütle ve bundan ötürü hidrostatik denge şekline sahip olmalıdır.
-Yörüngesinin civarını temizlememiş olmalıdır.
-Bir gezegenin veya başka bir yıldız harici cismin uydusu durumunda bulunmamalıdır.

Bu tanım Plüton’un gezegen yerine cüce gezegen olarak yeniden sınıflandırılmasına neden olmuştur, çünkü Plüton yörüngesinin civarını temizlememiştir (Kuiper kuşağı).
Cüce gezegenler, geleneksel olarak diğer daha küçük gökcisimleriyle birlikte küçük gezegen olarak bilinirlerdi.

cuce_gezegen

CERES

Mars ile Jüpiter arasındaki Asteroid Kuşağı’nda bulunan en büyük cisim olan Ceres, Güneş Sisteminde en küçük cüce gezegendir. 1801 yılında İtalyan gökbilimci Giuseppe Piazzi tarafından bulunmuştur. Keşfedildiğinde yeni bir gezegen olduğu düşünülen ve kaya ile buzdan oluşan Ceres, diğer asteroidlerin keşfedilmesiyle bu ünvanını kaybetti. Güneş’e olan ortalama uzaklığı 414 milyon km’dir. Yörünge dönemi ise 4.6 dünya yılıdır. Yüzey sıcaklığı yaklaşık -38 C dir.

ceres

PLÜTON

18 Şubat 1930’da Arizona Lowell Gözlemevi’nde Clyde W. Tombaugh, gezegeni bulmayı başardı ve mitolojideki Ölüler Ülkesi’nin tanrısı Hades’in adlarından biri olan, Plüton adını verdi.

pluton1

Plüton’un çapı 2390 kilometredir. Güneş’e uzaklığı 6.0 milyar kilometre olan gezegenin bir yılı, 248 Dünya yılına eşittir. Dolanma süresi 6.387230 gün’dür. Büyüklüğü Ay’ın 1/6 sı kadardır. Kütlesi 1.305×10²² kg (0.0021 x Dünya)20’dır.Yoğunluğu suyun iki katıdır. Uzun süre tek bilinen uydusu Charon olarak kalmıştır. Charon, Plüton’a, Ay’ın Dünya’ya yaptığı gibi hep aynı yüzünü göstermektedir. 2005 yılında 2 küçük uydusu daha olduğu ortaya çıkmıştır. Bu uydulara 2006 yılında Hydra ve Nix adı verilmiştir.

plutocharonnixhydra

Plüton’un dışmerkezli bir yörüngeye sahip olması onun bir gezegen olup olmadığı konusunda yıllar süren tartışmalar yaratmıştır. Ancak, 24 Ağustos 2006 tarihinde Prag’da yaptığı toplantıda Plüton’u gezegen sınıfından çıkararak “Cüce Gezegen” sınıfına koymuştur. Plüton, yeni kabul edilen “Güneş’in etrafında dönen, yuvarlak şekil alacak kadar kütle çekime sahip, yörüngesinde kendi bağımsız ekosistemini sürdürebilen göktaşları gezegendir.” şeklindeki gezegen tanımına uymadığı için ve Plüton’un yörüngesinin Neptün’le kesişmesi nedeniyle gezegen sınıfından çıkartılmıştır.Ancak 2008’de plütoid ilan edilmiştir.Güneş sisteminde yalnızca Plüton ve Eris olmak üzere iki plütoid vardır. Bu durumda yalnızca Ceres cüce gezegendir.

Güneş sisteminin dokuzuncu gezegenliğinden, gezegensi gök taşları sınıfına düşürülen Plüton’un adı da değiştirilmiştir. Plüton, bundan sonra diğer göktaşları gibi bir numaraya sahip olacaktır. Asteroid denilen gezegensi göktaşlarından sorumlu olan Küçük Gezegen Merkezi (Minor Planet Center) tarafından, Plüton’a 134340 rakamının uygun gördüğünü bildirmiştir.

ERİS

Bilim adamlarının keşfiyle güneş sistemini sarsan ve bu sene 9. gezegen Plüton’u sistemden atan yeni cüce gezegene Yunan tanrıçası Eris’in adı verildi. Eris, Antik Yunan’da kaos tanrısıdır. Kuiper Kuşağı’ndaki bilinen en büyük cüce gezegen için uygun bir ad gibi görünür. Bu cüce gezegenin keşfedilmesiyle, gezegen teriminin tanımı konusunda tartışmaya yol açtı.  Pluton’dan daha parlak ve biraz daha büyük olan Eris’in yörüngesi Plüton’un Güneş’ten olan uzaklığının iki katı kadar uzaktadır. Eris büyük bir ihtimalle donmuş su ve metandan meydana gelmiştir. Plüton’dan yaklaşık 115 kilometre daha geniş olan Eris, güneş sistemindeki en uzak gezegen olarak biliniyor. Güneş’e olan ortalama uzaklığı 10.3 milyar km’dir. Yörünge dönemi ise 560 dünya yılı kadardır.

eris

Antik nanoteknoloji harikası: Lycurgus Kupası

Standard

5-lycurgus-kupasc4b1-600x400

Antik Roma’da kullanılmış 1600 yıllık bir goblet. Ne gibi bir teknolojiye sahip olduğunun anlaşılması için ışığa tutulması gerekiyor. Kupa önden aydınlatıldığında yeşil, arkadan aydınlatıldığında ise kırmızı rengini alıyor. 1950’de bulunan kupanın sırrı ancak 1990’da çözülebildi. Yapılan mikroskop altı incelemelerde kupadaki camın, saç telinden 1000 kat ince, sofra tuzunun binde biri büyüklüğünde altın ve gümüş taneleriyle bezeli olduğu görüldü. Kupaya renk değiştirme özelliğini kazandırmak isteyen Romalılar, bu karışımın yoğunluğunu kesin değerleriyle biliyorlardı. Ama Romalıların nanoteknoloji bildiklerini biz yeni öğreniyoruz. Kupanın, içine konulan sıvıya göre de renk değiştirdiği sanılıyor. Ama bunun deneyinin kupa üzerinde yapılmasına izin verilmiyor. Ellerinden gelenin en iyisini yaparak kupanın bir benzerini ortayan çıkaran bilim insanları, içine su, bira ve tekila gibi farklı sıvılar koyduklarında ürettikleri kupanın farklı renkler aldığını gördüler. Yani elimizde bizi sarhoş ederken aynı zamanda gözümüze bir renk cümbüşü yaşatan “renkahenk” bir kupa var. Farklı türde maddeleri tespit edebilmek adına bilim insanları şimdi, Sezar zamanının bu teknolojisini günümüz sensörlerine adapte etmeye çalışıyorlar.

 

Eros’un Karıştığı Aşk Hikayeleri…

Standard

181c602

Yunan Aşk Tanrısı Eros

Eski Yunancada aşk veya sevgi için kullanılan dört ayrı sözcük vardı: Agape, Eros, Philia, Storge. “Storge” aile sevgisini, “philia” arkadaşça sevgiyi, “agape” gerçek aşkı, “eros” ise tutkulu aşkı ifade ediyordu. “Eros”un (Eρως) “agape”den farkı, ilk görüşte duyulan aşkı, tensel çekimi, karşıdakini arzulamayı ifade etmesidir ki dilimize de yerleşmiş “erotik” sözcüğünün kökeni de odur. İşte Eros, Yunan mitolojisinin herhangi iki karakteri arasında bu çekimi ansızın oluşturabilen Yunan aşk tanrısıdır. İlk mitolojik kaynaklarda evren meydana gelmeden önceki madde içermeyen boşluktan (Khaos) türeyen ilk tanrılardan biri olarak geçen Eros, daha sonraki dönemlerde güzellik tanrıçası Afrodit ile savaş tanrısı Aresin oğlu sayılmıştır. Ilyada şairi Homeros, Eros’tan bahsetmez, gelgelelim filozof Parmenides, Eros’un geri kalan tüm tanrılardan önce meydana geldiğine inanır. Eros hep kanatlı hayal edilmiştir, ama elinde ok ve yay olan küçük, muzip, tombul suratlı bir çocuk (cupid) olarak tasvir edilmesi, sonradan, bazı satirik şiirlerin etkisiyle gerçekleşmiştir. Roma mitolojisinde Cupido ve Amor adıyla bilinen aşk tanrısı Eros‘un Yunan mitolojisinde çocuğu olmadığı gibi, Psyche‘yi saymazsak, kendi başından geçmiş bir aşk hikayesi de yoktur.

34c64a8

Erotes

Öncelikle Yunan mitolojisinde iki Eros bulunduğunu söyleyerek başlayalım. Biri Orpheusçuların Kozmik Yumurta’dan çıkan Phanes adıyla bildikleri, Hesiodos’unsa sadece Khaos’tan türemiş Eros diye andığı, ilk Eros, diğeri ise güzellik tanrıçası Afrodit’e köpüklerden doğduğu andan itibaren eşlik etmiş ve bazı kaynaklara göre de onun oğlu olan, muzip aşk tanrısı Eros. Bu ikisi aynı tanrı dahi olsa mitolojik hikayelerde birbirleriyle karışmazlar, çünkü ikinci Eros’un, “varlıkları meydana getirici güç olarak aşk” anlamındaki ilk Eros’tan daha sonra ortaya çıkmış olduğu kesindir. BizYunan aşk tanrısı Eros dediğimizde elbette mitolojik karakterler arasında aşk çekimi uyandırma yeteneğine sahip olan, muzip, genç Eros tanrısını anlıyoruz. Afrodit kültüyle sıkı sıkıya bağlantılı olarak, genç Eros, ilk Eros’a göre çok daha yaygın, güçlü bir külte konu olmuştur. Hesiodos, Afrodit’in, Uranos’un Kronos tarafından kesilerek denize atılmış erkeklik organından yayılan kanın dalgalarla buluşması sonucu oluşan köpükten doğduğunu söylerken, Afrodit’in doğuşuna iki aşk tanrısının eşlik ettiğini de ilave eder: Eros ve Himeros. Himeros, “önüne geçilemeyen tutku”yu temsil eder ki sonradan Himeros da, Afrodit ile Ares’in, adlarına Erotes (Tutkular, Aşklar) denen dört oğlundan biri sayılmıştır. Antik şairler ve sanatçılar, zamanla Erotes grubuna iki tanrı daha eklemişlerdir: Karşılıklı, sadakatli aşkı temsil eden Anteros ile sevgiliye duyulan hasreti temsil eden Pothos. Fakat bu dördü arasında Eros’un mitolojideki yeri her zaman daha büyük olmuştur. Aşk ateşini, bazen ok ve yayla, bazen de elinde tuttuğu meşale ile ölümlüler kadar ölümsüzlerin de yüreğine düşürebilen sadece Eros’tur. Eros, annesi Afrodit’e itaatsiz gibi görünse de tutkuyla bağlıdır. Antik vazo resimlerinde yakışıklı bir delikanlı veya küçük bir oğlan olarak resmedilmiştir. Bu resimlerde elinde her zaman ok ve yay bulunmaz, bazen elinde çiçek, kuşak, tavşan gibi bir aşk hediyesi tuttuğu görülür. Mozaik ressamları onu kanatlı, tombul, muzip bir oğlan olarak, adeta bir bebek gibi resmetmeyi yeğlemişlerdir. Heykeltraşlarsa Eros betilerinde daha çok silah (ok ve yay) taşıyan bir erkek çocuk imgesine yer vermişlerdir. Erotes dörtlü tanrı grubunun bilinen ilk tasviri, M.Ö. 2. yüzyıla aittir ve kabartma şeklinde bir antik tiyatro duvar süsünde görülür. Bu sahnede Erotes tanrıları, kanatlı kızlarla birlikte, keçilerin çektiği bir savaş arabasının içinde gösterilmişlerdir. Erotes tasvirleri bundan sonra av sahneleri biçiminde epey yaygınlaşmıştır. Eros, atletizmle bağlantılı sayıldığı için birçok gymnasion’a (halka açık spor oyunları için antrenman alanı) Eros heykeli dikilmiştir. Eros tasvirlerinin içinde aksesuar olarak lir, flütler, horozlar, güller, yunus balıkları da bulunur ki bunlara Eros’un sembolleri gözüyle bakılır.

Semele

Aşk tanrısı Eros, okuyla kalbinden vurduğu pek çok ölümlü veya ölümsüzü birbirine aşık etmiştir. Bunlardan aklıma ilk geleni, Dionysos’un annesi Semele ile Zeus. Semele, Thebai kentinin kurucusu, mitolojik kahraman Kadmos ile ahenk tanrıçası Harmonia’nın kızıydı. Eros, Zeus’u Semele’ye aşık etti ve Semele hamile kaldı. Tanrıların kendilerini ölümlülere göstermeleri felaketle sonuçlanacağı için Zeus yüzünü aşığından saklıyordu. Fakat Zeus’un kıskanç eşi Hera, yaşlı bir kadın kılığında Semele’nin karşısına çıkarak onun kafasını karnındaki çocuğun babasıyla ilgili bir sürü kuşkuyla doldurdu. Bu şüphe ve merak yüzünden Semele Zeus’u görmek konusunda çok ısrarcı olunca muradına erdi, ama aynı saniye içinde yanıp kül oldu. Zeus, Semele’nin karnındaki bebeği alıp kendi uyluğunun içine dikti. Böylece doğan Dionysos’un Homerik şiirlerde geçen “dikilmiş” ve “iki kez doğmuş” lakapları bu hikayeden ileri gelir.

50201cf

Apollon ve Daphne

Ovidius’un Metamorfozlar’da yazdığına göre, Eros’un ön ayak olduğu bir başka büyük efsane, mitolojik aşk hikayelerinin en ünlülerinden olan Apollon ve Daphne aşkıdır. Eros’un Apollon’un başına böyle bir macera getirmek istemesinin sebebi, Apollon’un Eros’un okçuluğunu küçümsemesiydi. “Seni muzip çocuk” demişti Apollon, “Bir erkeğin silahının sende ne işi var bakayım? O yay en çok benim omzuma yakışır. Benim oklarımın hedefi bellidir; düşmanlarımı ve yabani hayvanları vururum. Ben birbiri ardına vızıldattığım sayısız okla dev Python yılanını hakladım! Şimdi ölü bir yığın halinde çürüyor olduğu yerde. Ah tabii ya, sen ve senin şu aşkların! Bırak meşalen insanları aydınlattığıyla kalsın; ama okçulukta benim namıma yetişmek istiyorsan ancak hayal görürsün”. Eros, okçuluğunun gücünü Zeus’un oğluna göstermek için sabırsızlanıyordu. İntikam planında kullanacağı iki oku hazırlamıştı bile. Bu okların biri, sapladığı kişiyi ölümsüz bir aşkla kıvrandıracak güçte, ucu altından bir oktu. Ucu kurşundan yapılmış diğer ok ise bunun tamamen tersi yönde etkiyor, hedef aldığı kişiyi aşığından ilelebet soğutuyordu. Nihayet intikam günü geldi çattı ve Eros, altın oku Apollon’un, kurşun oku ise su perisi Daphne’nin kalbine sapladı. Apollon su perisine sırılsıklam aşık olmuştu, öte yandan bu durum Daphne’ye sonsuz bir sıkıntı veriyordu. Daphne, Apollon’u sürekli geri çevirip ondan kaçarken kendini ormanların derinliklerine vurdu. Su perisinin bu yabani hali, bakire avcı Artemis’i dahi kıskandıracak ölçüdeydi. Apollon, Daphne’nin peşi sıra umutsuzca sürüklenip diller döküyor, ama beriki onu dinlemiyordu. Efsaneye göre nehir tanrısı Peneus’un (Pineios) kızı olan Daphne, babasının bulunduğu nehre kadar koştu, koştu, sonra nehre eğilip babasına yalvardı: “Babacığım, ne olursun bana yardım et! Eğer ki şu sularında birazcık olsun gizemli bir güç varsa beni değiştir, şu uğursuz güzelliğimi boz”. Bunu der demez, Daphne’nin kollarına müthiş bir uyuşukluk çöktü, göğüslerini ince bir kabuk tabakası kapladı, saçları yapraklara, kolları dallara dönüştü, ayakların yere mıh gibi çakılıp toprağın içine doğru kök salmaya başladı. Çok kısa bir süre içinde Daphne bir defne ağacına dönüşmüş, yüzü sık dallar ve yaprakların salkım saçağı ardında, tamamen kaybolup gitmişti. Apollon, soluk soluğa, yüreği gümbür gümbür atarak bu sahnenin sonuna yetişti, ama olan olmuştu bir kere, Daphne artık sonsuza dek bir defne ağacı olarak kalacaktı. İşte o gün bugündür, Apollon’un başından hiç eksik etmediği o defne dalından taç, Daphne’nin anısını kalbinde sonsuza dek yaşatmak içindir.

Perseus ve Andromeda

Antik çağda Etiyopya tabir edilen yer, bizim bugün bildiğimiz Etiyopya değildi; Etiyopya (Aethiopia), Yukarı Nil bölgesini veya Sahra Çölünün güneyini, bazen de Yafa şehri (bugünkü Tel-Aviv) civarındaki bir krallığı anlatmakta kullanılan bir coğrafi isimdi. Artık her neresiyse, mitolojiye göre prenses Andromeda, Etiyopya kralı Cepheus ile kraliçe Cassiopeia’nın kızıydı. Günlerden bir gün, Cassiopeia, kızının dillere destan güzelliğiyle böbürlenerek Andromeda’nın nereid adı verilen deniz perilerinden bile daha güzel olduğunu söyleyiverince deniz tanrısı Poseidon’un şimşeklerini üstüne çekmiş oldu. Poseidon, Etiyopya’yı cezalandırmak üzere ülkenin üzerine bir deniz canavarı saldı. Bu canavar, en acımasız deniz ejderi olan Ketos’tan başkası değildi. Poseidon, Etiyopya’yı rahat bırakması karşılığında, Andromeda’nın kurban edilmesini istiyordu. Çaresizlik içindeki Etiyopyalılar, güzel kızı çırılçıplak soyup bir kayaya zincirlemiş, Keto canavarının gelip onu parça parça etmesini bekliyorlardı. İşte tam o sırada beklenmedik bir şey oldu. Kahraman Perseus, Medusa canavarının başını almış, dönüş yolundaydı ki Andromeda’yı kayaya zincirlenmiş gördü. İmdadına Eros’u çağırdı. Eros bu çağrıyı duydu ve derhal oraya uçtu. Perseus, Hades’in giyene görünmezlik sağlayan miğferi sayesinde canavara görünmeden yaklaşıp onu öldürdü. Andromeda’nın zincirlerini çözme işini de Eros gördü. Fakat Eros, bu işi yaparken Perseus ve Andromedayı birbirlerine bir aşk zinciri ile kenetlemeyi de ihmal etmemişti tabii. Ketos’un ölüsü sahile çekildi, canavarın o kadar çok kanı aktı ki deniz kıpkızıl oldu. İşte bu yüzden oraya hala Kızıldeniz diyoruz. Andromeda, aşığı ve kurtarıcısı Perseus’un peşinden giderek onunla birlikte birçok maceraya atıldı. Yedi oğulları oldu; Perslerin ve Yunan mitolojisinin tanıdığı en büyük kahraman Herakles’in soyları hep Perseus ve Andromedaya dayanıyordu. Andromeda öldüğünde tanrıça Athena onu Andromeda takımyıldızına dönüştürerek, gökte Perseus, Cepheus ve Cassiopeia takımyıldızlarının yakınına yerleştirdi.

6ce147d

Eros ve Psyche

Eros’un Kendi Başından Geçen Aşk Hikayesi

Mitolojiye göre aşk tanrısı Eros’un kendi başından da bir aşk macerası geçmiştir. Gel gelelim, bu hikaye yukarıda anlattıklarım kadar bilinmez nedense. Eros ve Psyche (veya Psykhe) hikayesine M.S. 2. yüzyılda yaşamış Romalı yazar Apuleius’un, Altın Dal diye de bilinen Metamorfozlar adlı eserinde yer verilmiş, ama antik Yunan sanatındaki tasvirlerden öykünün aslında eski bir Yunan halk efsanesi olduğu biliniyor. Her neyse, efsaneye göre Psyche, bilinmeyen bir ülkede yaşayan, eşsiz güzellikte bir prensestir. Psyche o kadar güzeldir ki onu bir kez gören erkekler tanrıça Afrodit’e tapınmaktan vazgeçerler. Afrodit bu duruma çok bozulur, oğlu Eros’a bu kızı dünyadaki en çirkin adama aşık etmesini emreder. Ne var ki Eros’un oku bu kez kendi yüreğine isabet etmiştir. Eros, Psyche’yi başka bir adama aşık edeceği yerde, kıza kendisi aşık olur ve meltem (batı rüzgarı) tanrısı Zephyros’un da işbirliği ile kızı yanına, kimsenin bilmediği bir saraya kaçırtır. Ölümlülerin bir tanrının yüzünü görmeleri yasak olduğundan Eros, kimliğini Psyche’den gizli tutar ve ona kendisine asla bakmamasını söyler. Birlikte oldukları oda bu yüzden her zaman kapkaranlık tutulmaktadır. Derken günün birinde Psyche, Eros’tan, çok özlediğini söylediği kızkardeşleri ile kendisini görüştürmesini rica eder. Eros buna razı gelir. Fakat saraya gelen kızkardeşler, görkemi karşısında küçük dillerini yuttukları sarayda yaşayan kardeşlerini ölesiye kıskandıkları için, Psyche’nin aklına olmadık kuşkular, meraklar sokarlar. Bir kahin, kızlara Psyche’nin kocasının bir canavar olacağını söylemiştir. Psyche işittiği bu laflar neticesinde içini kemirmeye başlayan meraka yenik düşerek bir gece, yanında uyumakta olan Eros’un yüzüne ışık tutar. Zavallı kız, gözlerinin önünde çirkin bir yılan değil de dünyanın en yakışıklı gencini görünce öylesine büyülenir ki aşkın verdiği dalgınlıktan, elindeki kandilden birkaç damla yağı Eros’un üzerine damlatır. Eros, büyük bir aldatılmışlık duygusu ve hayal kırıklığı içinde uyanır, durumu anlar anlamaz da sarayı terk eder. Kaybettiği aşkını dünyanın dört bucağında umarsızca arayan zavallı kız, nihayet durumu Afrodit’le konuşması gerektiğini kavrar. Güzellik tanrıçası, kızı sınamak için ona bir dizi güç, neredeyse olanaksız görevler ve işler verir. Yapılması istenen işler arasında, yerin yedi kat dibindeki Ölüler Ülkesine inmek gibi, öyle tehlikeli vazifeler vardır ki bir ölümlünün bu vazifeleri ölümsüzlerin yardımı olmaksızın yerine getirebilmesi mümkün değildir. Fakat Pscyhe kendisine verilen dört görevi de başarıyla tamamlar; Eros ve Psyche, bizzat tanrıların hazır bulunduğu bir evlilik töreni ile sonsuza dek birleşirler. Evet, sonsuza dek diyorum, çünkü törenden hemen önce Psyche’ye tanrılar tarafından ölümsüzlük şerbeti (ambrosia) içirilir. Eros ve Psyche’nin “Hedone”, yani “haz” adında bir kızları olur. Apuleius’un öyküsünde geçen tanrı adları, Yunan tanrılarının Roma mitolojisindeki karşılıklarıdır elbette. Yani Eros, Cupid; Afrodit, Venüs; Zeus, Jupiter; Hermes, Merkür; Hedone, Voluptas adıyla geçer. Bir tek Psyche adı Yunanca orijinalindeki gibi bırakılmıştır. Psyche, aynı zamanda Yunan mitolojisinde insan ruhunun kişileşmişi olan bir tanrıdır. Bu hikayedeki Psyche’yi onunla karıştırmamak gerekir. Psyche, antik mozaiklerde, kocası Eros’la birlikte, kelebek kanatlı bir tanrıça olarak resmedilir. Bunun nedeni, “psyche” sözcüğünün bir anlamının da “kelebek” olmasıdır. Mozaiklerde bazen iki tane Psyche görülür; bu ikincisi herhalde Psyche’nin kızı Hedone olmalıdır.

Roma Aşk Tanrısı Cupid

Aşk tanrısı Eros konusunu kapatmadan önce, Roma Aşk Tanrısı olan Cupid’e (Cupido veya Amor da denir) kısaca bir bakalım. Klasik Yunan sanatında dal gibi bir delikanlı olarak tasvir edilen Eros’un, Helenistik dönemde muzip, gürbüz bir oğlan çocuğu (cupid) olarak, elinde ok ve yayla betimlenmeye başladığını biliyoruz. Cupid, Roma sanatının ve ondan etkilenen, sonraki dönemlerin klasik anlayıştaki sanatının vazgeçilmez bir öğesi olmuştur. 15. yüzyıla gelindiğinde, cupid ikonografisi, “putto”lardan ayırt edilemez hale gelmiştir. Putto, yani sanat eserlerindeki, bazen kanatlı da tasvir edilen gürbüz erkek çocuk figürü, “cherubim” adı verilen küçük melek figürlerinden farklıdır. “Cherub”lar dinsel figürlerdir, “putto”lar ise tersine, dünyevi aşk tutkusunu temsil ederler. Buna karşın, Barok sanatta “putto”lar dinsel bir temsiliyet de kazanmışlardır. Ortaçağda cupid’in ikili anlamı (dünyevi ve semavi) devam etmiş, Rönesans’ta canlanan antik sanat ilgisi sayesinde cupid’ler karmaşık alegorik anlamlar yüklenmiştir. Roma mitolojisinde aşk tanrısı Cupid’i temsil eden putto’lara amorino (aşkcık) da denir. Latin edebiyatında Cupid, genellikle Venüs’ün oğlu olarak geçer, fakat babasının kim olduğu zikredilmez. Seneca, Cupid’in babasının, Venüs’ün Roma mitolojisine göre kocası olan Vulcan’ın (Yunan mitolojisindeki karşılığı Hephaistos) oğlu olduğunu söyler. Cupid’le ilgili güzel, yine aslında Yunan kökenli bir hikaye, “Cupid ve Arılar” hikayesidir. Hikayede, Eros/Cupid, arı kovanından bal çalayım derken arılar tarafından feci şekilde sokulur. Can havliyle annesi Venüs’e seslenen Cupid, küçücük yaratıkların bu kadar büyük acıya neden olmalarına hayret ettiğini söylediğinde Venüs gülerek, “Sen de küçüksün oğlum, ama sen de okunla bir arı gibi herkesin canını yakmıyor musun?” diye sorar. Eh işte, gençlik çiçektir, aşk acısı o çiçeğin yapraklarını dökmesi, bal ise aşkın meyvesidir.

Geçmişte yaşanan karşılıksız aşklar…

Standard

Özellikle “Skylle ve Glaukos’un hikayesi” çok etkileyici. İlk okuduğumda; yine ilgi bulmayan aşklar, kıskançlıklar ve ihanetler geçmişten bu güne kadar devam ettiğini gösteriyor..

Meles ve Timagoras

Atinalı bir genç olan Meles’e Atina’ya yeni göç etmiş olan Timagoras adında bir yabancı âşık olur. Timagoras ilk gördüğü anda tutulduğu Meles’e yaklaşmaya ve aşkını ifade etmeye çalışır. Meles ise bu ilgiye karşı ağır sözler ve hakaretler ile Timagoras’ı aşağılar. Bu ilgiden kurtulamayacağını anlayan Meles onu ölüme götürecek meşhur dayatmacı ikilemesini anlatır. “Eğer beni seviyorsan şu uçurumdan atla!” der. Aşkından deliye dönen Timagoras, aşkına karşılık bulamamasının bedeli olarak kendini tereddüt etmeden uçurumdan aşağıya atar. Meles bu durum karşısında şok geçirir. Anlamadığı bir aşk için birisi canını feda etmiştir. Çok üzülür ve dayanamaz o da kendisini uçurumdan aşağıya atar. Bu hazin aşk öyküsünün anısına Anteros’ta bir sunak yapılır.

Kithairon ve Teisiphone

Zekâsı ile ünlü Platia kralı Kithairon’un da ilginç bir hikâyesi vardır. Evlilik Tanrıçası Hera ile kocası Zeus’u barıştırması ile ünlüdür. Ama hikâyesinde kendisine âşık olan Erinyeler’den Teisiphone adlı bir delikanlı vardır. Şimdi diyeceksiniz ki daha önceki hikâyelerde de iki erkeğin aşkı da nasıl oluyor? Mitolojiye göre o zamanlar bu ayrım yapılmıyordu ve Tanrılar arasında bu aşklar, kabul edilebildiği sürece normal sayılıyordu. Gelelim hikâyemize. Bu duruma kızan Kithairon, delikanlının bütün saç tellerini yılana dönüştürür. Başındaki yılanlarla acı içerisinde yaşayan Teisiphone, bir gün fırsatını bulur ve saçlarındaki yılanları kullanarak Kithairon’u öldürür.

Nerites ve Aphrodite

Deniz efsanelerinin kahramanı olan Nerites çok yakışıklı genç ve alımlı bir delikanlıdır. Aphrodite Olympos’a çıkmadan önce denizde yaşarken, bu genç ona tutulur. Aphrodite bu aşka pek karşılık göstermese de arkadaş olarak yaklaşır ama Tanrılar dağına çağrıldığı için ayrılmak zorunda kalır. Giderken Nerites’e kendisi ile birlikte gelmesi için kanat verir. Fakat genç ve tutkulu olan Nerites bunu kabul etmez. Bir kadının peşinden gitmeyi onuruna yediremez. Buna çok kırılan ve öfkelenen Aphrodite, Nerites’in bu inatçılığı nedeniyle onu deniz kabuğuna çevirir ve deniz kıyısında dalgaların vurduğu bir kayalığa yapıştırır. Nerites, yapışmış olduğu bu kayalıktan asla kopamaz ve sürekli azgın dalgaların kamçılamasına maruz kalır. Nerites’e “Hadi gel. Beraber uçalım Olympos’a.” derse de Nerites -gördüğü bu aşağılamadan dolayı- kabul etmez Aphrodite’nin teklifini. Duyduğu bu cevap karşısında hırsını alamayan Aphrodite, Nerites’e vaat ettiği kanatları kendisiyle yol arkadaşlığı yapacak olan Aşk Tanrısı Eros’a vererek Olympos’a uçar. Geriye kalan; Sürekli dalgaların dövdüğü kayalıktan düşmeyen bir deniz kabuğu olan Nerites’tir. Deniz kabuklarının dayanıklılığı ve sertliği bu mitolojik öyküden gelmektedir.

Skylle ve Glaukos

Mitolojide karşılıksız aşklar üzerine en etkileyici öykülerden biri de Skylle adlı kadının trajedisidir. Mitoloji, Skylle adında iki farklı kadından bahseder. İlki, bir sürü yırtıcı hayvanın bedeni etrafında kolonileşmesinden oluşmuş bir canavar kadındır. Bu canavar kadın bugün ki İtalya’da Messine boğazına yerleşir ve Tanrıların gemileri geçerken içindekileri, bedenindeki hayvanları üzerlerine salarak öldürttüğü anlatılır. İlk hikâye şöyledir;

Skylle canavar şekline dönüşmeden önce Glaukos adlı bir balıkçıdan bahsetmemiz lazım. Bu balıkçı, kıt kanat geçinen ve tuttuğu balıkları köylülerin yiyecekleri ile değiş-tokuş yaparak yaşamını sürdürmeye çalışan iyi kalpli bir adamdır. Bir gün ağından topladığı az miktardaki balıkları her zaman ki gibi çimenlerin üzerine atar. Fakat gözlerine inanamaz! Çimene attığı her balık hoplayarak denize sıçrar. Otlarda bir sihir olabileceğini düşünen Glaukos başlar otları yemeye. Sonrasında “Artık ben de Tanrıyım.” diyerek atar kendini denize. Tanrı olduğu motivasyonu ile açılır denizlere. Aslında hiç bir mucize yoktur. Sadece kendisini buna inandırmıştır. Denizde ilk önceleri bir şey göremez ve anlayamaz. Ama yine yüzmeye, dalmaya devam eder. Bunu gören deniz Tanrıları şaşırır. Bir faninin nasıl olur da kendileri gibi hareket ettiğini anlamaya çalışır. Sonunda bu faniye acırlar ve onu bir pınara taşıyarak Tanrılaştırırlar. Saçları uzayan ve belden altı balığa dönüşen Glaukos çok mutludur. Ama Glaukos’un bilmediği bir şey vardır!

Bir gün denizlerde dolaşırken bir kıyıda yıkanan -saçları, gözleri ve vücudu çok güzel- bir kız görür. Uzun süre onun yıkanmasını ve çıplaklığını izler. Artık dayanamaz ve bu peri kızının yanına gider. Kız, denizden bir Tanrının geldiğini görünce korkup kaçar. İyi niyetli olan Glaukos bu kıza yalvararak “Ne olur kaçma benden. Sana zarar vermeyeceğim. Ben de sen gibi insandım. Ne olur kaçma? Sonradan Tanrı oldum. Ne olur gitme!” diye yalvardıysa da nafiledir çabası. Kız çok korkmuş ve ağlayarak kaçmıştır. Glaukos ne yapacağını şaşırır. Bir yandan, insan olduğu günler aklına gelir ama o zamanlar fakir bir balıkçı olduğu için “Acaba karşıma çıksaydı ne olurdu?” gibi düşünceler içerisinde kafası karışmaya başlar ve Tanrısal gücünün şımarıklığı ile hiddetlenir. Aşık olduğu kızın adı ise “Skylle’dir.”

Aşkının çaresizliği karşısında kendisini Tanrı yaptığına inandığı sihirli çimenlerin yaratıcısı olan büyü Tanrıçası Kirke’ye koşar. Başından geçenleri anlatır. Bir Tanrı olduğu halde bu fâni kızın çok güzel olup kendisini deliye döndürdüğünü, ona deliler gibi aşık olduğunu ve kendisine bu konuda yardım etmesini ister. Tanrıça Kirke “Bak yoksul bir balıkçıyken seni Tanrı yaptım. Oysa sen bir fani peşinde koşuyorsun. Olacak iş değil. O ölümlü biri, sen onunla olamazsın! Neden diye sormuyor musun? der? (Kimi efsanelerde Kirke’nin Glaukos’u Tanrı yapmadığı, Glaukos’un buna inandığı anlatılır. Kimisinde ise kendisine böyle bir talep ile gelen ve deniz Tanrıları tarafından Tanrılaştırılan Glaukos’un, fâni olan Skylle’ye olan aşkını kıskanıp yalan söylediği anlatılır.) Kirke, kendisine anlatılan bu muhteşem aşkı kıskanırsa da bunu belli etmez. Tanrı yaptığına inandığı ya da bu Tanrının aşkını kıskandığı için deliye döner. Güneş Tanrısının kızı olan Kirke bu saatten sonra zembereği boşalmış bir saat gibidir. Saf Glaukos ise bir başka Tanrı karşısında diz çökmüş medet aramaktadır -kendisinin de Tanrı olduğunu unutarak- fâni bir kulun aşkına nâil olmak için…

Apollo’nun efsanevi aşkı

Standard

apollo-sda

Apollon, Peneus ırmağı kıyısında Daphne’ni görür ve ilk görüşte delicesine aşık olur. Daphne, ormanda gezinmekten, yabani hayvanları avlamaktan zevk alıyordur. Erkeklerden hoşlanmayan Daphne, evlenmek de istemez, bekar kalmak için Artemis gibi yemin etmiştir. Bir gün yine ormanda dolaşırken Apollon konuşmak ister ancak korkan kız kaçmaya başlar, öylesine yorulmuştur ki, birden ayağı kayar ve düşer artık mecali kalmamıştır. Tanrılara kendisini kurtarması için yalvarmaya başlar, epeyce mücadeleden sonra vücudunun odunlaştığını hisseden Daphne düştüğü yerde defne ağacına dönüşür. Sevdiğine kavuşamayan Apollon’un o günden sonra en sevdiği ağaç defne ağacı olur. Kendisinin ve bilge adamlarının taçlarını defne yapraklarıyla süsler ve tacını başından bir daha da çıkarmaz.

Yine rivayete göre çok iyi okçu olan Apollon, Afrodit’in oğlu Eros’la karşılaştığında onun okçuluk yeteneğiyle dalga geçer. İntikam almak isteyen Eros iki ok hazırlar. Bunlardan birisi altın suyuna batırılmıştır. Altın suyuna batırılan ok kimi hedef almışsa o kişi karşılıksız ve sonsuz aşkın kurbanı olacak diğer  kişi de ondan sürekli kaçacaktır. Atılan ok Apollon’un kalbine isabet ettiğinden karşılıksız aşkın kurbanı olur.

Efsanenin Antakya’nın Harbiye Beldesinde geçtiği söylenmektedir. Antakya Mozaik Müzesinde Apollo ile Daphne’nin mozaiği bulunmaktadır. Harbiye’de bulunup defne ağaçları arasından uzanan şelalelere de, “Apollon’un Gözyaşları” denilmektedir. Tüm bu söylentiler efsanenin burada geçtiği rivayetini güçlendirmiştir.

Apollon- Klytie

Bir gün dere kenarına dinlenip huzur görmek için gelen Apollon, dere kenarında Klytie’yi görür görmez aşık olur. Kızı da kendisine aşık etmeye başlar ancak Klytie’nin sevgisi gün geçtikçe artmaktadır. Buna nazaran Apollon’un sevgisi bir süre sonra bıkkınlığa dönüşür ve kızdan vazgeçer. Klytie, sevgisizliğe dayanamaz günlerce yemeden içmeden kesilip ağlar. Ne yapsa da fayda görmez. Çektiği acılardan dolayı ölür. Klytie’nin kendi aşkından öldüğünü bilen Apollon, sevdiğini günebakan çiçeğine dönüştürür. Kendisi güneş tanrısı olduğundan ne zaman ışıklarını saçsa günebakan kendisine bakacaktır. Klytie o günden sonra Apollon nereye gitse yüzünü ona döner ama bu karşılıksız sevgi karşılığında günebakan çiçeklerinin boynu hep eğri kalmıştır.

Bir diğer rivayete göre Klytie’den bıkan Apollon, Klytie’nin  kız kardeşine aşık olup  yaşamaya başlar. Kardeşi ile sevgilisi arasında yaşanan aşkı babasına anlatan Klytie, kardeşinin sırlarını anlattığı için babası tarafından karanlık hendeğe atılarak cezalandırılır.