Category Archives: Kitap

Kırgınlıklar…

Standard

Kırgınlık ne ilginç bir şey. Doğası gereği insanın içinde açılmış yaralar gibi. Kimi ince, kimi derin kimi de yüzeyde…11aa

Herhangi birine kırgınlık hissettiğinde bunun ilk önce o kimseyle ilintili olduğunu düşünme hatasına düşerim ben de. Sonra sonra daha yukardan bakabildiğimde onun bu davranışının kendi değer yargılarının bir ürünü olduğunu ve kişiselleştirdiğim ölçüde kendimle ilişkilendirdiğimi görürüm. Bu bağı hiç kurmadan koparıp atmak gerek ama duygusallık denen illet çoğu zaman iş başında oluyor. Ama kırgınlık denen anlamsız duygunun insana ne kadar zarar verdiğini bilirim. Ne kadar gereksiz ve anlamsız olduğunu da… Her seferinde sınıfta kalmışlığım ise karşıdan bana bakıp gülmeye devam ediyor.

Bu kırgınlıkların karşısında her kim varsa bu insanların bazılarının beş para etmez, bazılarının değersiz bazısının da benim için ne kadar değerli olduğunu görürüm. Ve kişiselleştirdiğim konuların aslında kırılmama değmeyen, kendimi kimi zaman boş yere üzdüğüm takıntılar olduğunu da.

İçimdeki insan anlayışı da çok başka. Kirlenmemiş ve onca tecrübeye rağmen insana olan inancım da kirlenmemiş yazık ki! Bunun hala ısrarla içimde temiz kalmış olması beni bile şaşırtıyor! İnsan ile ilgili pek çok konuda pek çok şeyi derinlemesine irdelediğim için de işin içinden çıkamadığım oluyor!

Hayat, aslında herşeyin çoğu zaman anlamsızca ve içinde anlam aramaya gerek duymaksızın akıp gittiği bir nehir gibi! Ya da meseleleri kendinle özdeşleştirmediğin ve içinde büyütüp küçültmediğinde aslında herşeyin kendi halinde ve olduğu kadarıyla var olmakta olduğunu görürsün. Karşıda her nerede, hangi resmin içinde veya hangi anlam kargaşasında kaldıysan o çerçeveden bakmakta ve o sınırlı bakışa kısılıp kalmış olma durumunda olduğundur gerçek! Karşıdaki eksiklik, sınırlılık, kargaşa ile bağlantı kurup birtakım beklentiler yaratarak onunla özdeşleşme durumundasındır. Ve bu eksiklik kendinin de eksik olduğunu düşünmeye zorlar seni. Evet birde bakmışsın buna inanmaya başlamışsın. Etiket senin etiketin oluvermiş! Bu bu kadar basit ama basitlik bunu anlamaya yetmiyor işte kimi zaman. Gerçek deneyimlerle karşılaşıldığında, sözümona bildiklerin bir kenara çekiliveriyor ve yalnız bırakıyorlar seni.

Tabii, karşıdakini ‘adam yerine koyma’ meselesi de var. Sanki karşıdaki tam da sen eksiksin gibi ironik bir yanlış algılayış durumuna giriyor insan.Karşıdaki adam mı da adam muamelesi yapıyorum. İşte burda kendi kendime gülmem gerekiyor. Neyi ciddiye alıyorum,kimi ciddiye alıyorum ki! Boşuna söylememişler; ‘Ederinden fazla değer, soytarıyı kral eder!’

Bir de bu tip kırılmalarda insanın şeyleri önemseme zincirinde birtakım aksaklıklar olduğu da doğrudur ve bu karşıdaki ile değil insanın kendisiyle çözmesi gereken bir durumdur kanımca.

Yine de hala bu kırgınlıkların içimi acıttığını ve dersimi bu konuda tamamlayamadığımı görüyorum. Kendi adıma bunda kesinlikle kurtulmak istediğimi de..

Anlamsız ve gereksiz bir yükü, kimilerinin yükünü taşımanın ne manası var ki! Kendi kendime sürekli söylediğim birşey bu; ‘insanlara darılma, kırılma, farkındalıkları o kadar.’

Yük yüktür ve bırakılması gerekir. Bu durumların geride bırakılmaları gerekir.

Ve de öyledir.

Gelecek..!

Standard

self-worship

Gelecekle ilgili inancımız, olacakları bilemeyeceğimizi düşündüğümüz için bilinmez bir gizem gibi algıladığımız bir gelecek anlayışı doğurdu. Bu bakış ise yaşamın sadeliğini,anlamını karmaşıklaştıran en büyük engellerden biri!

Neden mi?… Yaşamınızın herhangi bir noktasında durun. İster geçmişte bir anda, ister şimdi bulunduğunuz yer ve zamanda içimize dönüp bakmak ama gerçekten hissettiklerinin farkında olan biri gibi bakmak insan hayatının şimdiki anının geçmiş hayatının bir sonucu olduğunu bütün yalınlığıyla görmesine yetecektir! Şimdi, bu okuduğunuz şey kolay gibi geliyor. Hayır hiç değil. İnsan okuduklarını anladığını ya da herhangi bir konuda birşey bildiğini sanarken bile o bilginin yüzeyde kaldığının ne kadar az farkında!


arachnesh1
Gelecek denilen şey hal böyle olunca ”yok”. Kendini tekrar eden kalıplar var çünkü. İçinde hissettiğin ne ise o senin kaderini her an biçimliyor ve tıpkı bir örümcek ağı gibi onu her an örmeye devam ediyor. Hiç yorulmuyor, durmuyor..

Yaşam, şu ana kadar yaptıklarının, hissettiklerinin, söyleyemediklerinin, söylediklerinin, her an aldığın nefesin içine kaydettiği şeylerdir. Yaşamın sadece ve sadece bu. Gelecekte olacak olan her şeyi şimdiye dek yaptıklarının, söylediklerinin, söyleyemediklerinin sende bıraktığı izler belirliyor. O izler yeni bir şey yaratmanı sağlayabilir de engel de olabilirler. İçinde biriken izler belirliyor herşeyi. Olacak olanı şekillendiriyor! Bu anlamda ise gizemli bir gelecek yok. Hiç olmadı ve hiç olmayacak..

Sendeki izler.. İçinde hissettiklerin.. Dönüp dolaşıp geleceğin yer orasıdır. Orası senin geleceğindir.

Gitme Zamanı Geldiğinde!

Standard

6890

Olmamış olan’ın olma olasılığına açılan kapılar, günlük yaşamın eşgalinden içimizdeki evrene uzanan etkiler… Bilinenden bilinmeyene, bilinmeyenden bilinene yolculuklar… İki ayrı evren arasında gidip gelen alışveriş; yaşam.

‘Yeryüzü ölümsüzdür, gökyüzü sonsuz’ demiş evrenin kadim dili. Her şey değişir. Değişir ve fakat biz bu değişime ölüm demişiz bir kere. Adı soğuk, kendisi bilinmez! Hakkında yaşarken hiç düşünülmeyen, o son nefes geldiği anda büyük bir panikle karşılanan geçiş!

tumblr_static_tumblr_static_filename_640

Uyumak, uyanmak ile uyumak ve uyanamamak arasında yaşam ve ölüme açılan büyük kapılar bir gün gelir de birbirleriyle sözleşiverirler; yaşama kapanan kapı ölüme açılır, ölüme kapanan yaşama…

İnsanın kendini bir gün gelip de diğer tarafa geçeceğine hazırlaması meselesi, hayata karşı kabulleniş ile dolu olmayan benliklerimizi, ölüme karşı bir kabul ile doldurabilir mi! Zor…

Bugün sabah uyandım ve uyanamamanın nasıl olduğu üzerine düşündüm. Kendimizi tanımladığımız sınırlar, sahip olduğumuz her şey sözleşmiş gibi bir anda sonlanıyor. Etrafımızda bir bağ bile bağlı olduğumuz ve birbirimizi görmeye devam ettiğimiz, bir bağ ile bağlı olup birbirimizi görmeye devam etmediğimiz insanlar ve elbette ki varoluşun zinciri ile bağlı olduğumuz tüm yaşam hepsi birden geride kalıyor! İçinde anlam bulduğumuz, bulamadığımız her şey, yaşarken ifade edemediklerimiz, edebildiklerimiz, kırgınlıklar, sevinçler, keder ve hüzünler, velhasıl kelam tüm ayrıntılar bir bir dağılıyor. Bir sis perdesi bedeni ruhtan ayırıyor; bu büyük bir ayrılış! İnsan, kendi olarak bildiği her şeyi geride bırakırken bedenini, canını da bırakmak zorunda. Ve artık alacak bir nefes yok!

Birden korkulacak bir şey olmadığını hissettim. Belki de ölüm güzel bir şeydir. Bu kadar özgür hissetmek. Ve muazzam bir bırakışla; aniden ve bütünüyle!

Bu muazzam deneyime hazır olmak belki de hiç mümkün değildir ama ondan korkmak yerine, onu büyük bir keder olarak görmek yerine başka türlü karşılamak neden mümkün olmasın! O geri dönüşü olmayan yolculuğa korkmadan ve büyük bir kabullenişle o zaman geldiğinde hazır olmak! Hazır olmadan hazır olmak! O sana verilecek bir tek nefes kalmayınca ki ana dek! Nefesi dilenemezsin ki! Onurlu olmak gerek. Bir nefes daha yoksa yola devam edeceksin; o bildik yaşamın olmadığı rüzgarlı vadiye…

Yaşarken… Etrafımızda ölen insanları duyarız. Mezarlıkların önünden geçeriz. Algımıza dokunan bu etkiler o an yaşadığımız farkındalığı ne kadar yükseltebilmekteler! Hayatımızı kendimize daha çok saygı duyacak şekilde sürdürebiliyor muyuz yoksa içimizden gelmeyen bir yaşamı sürüklemeye devam mı ediyoruz?

Her insanın bir zamanı var. Yaşamak güzel, ölmek de neden güzel olmasın! Yaşam varsa ölüm neden olmasın!
ayas

‘ey gönül bakma cihane
gün gelir seyran gider.

gafil olma bir nefes
dost gider, düşman gider.

çağrılır kabre girersin,
bu kafesten can gider! ‘

Hırsızı ‘Nutuk okuma şartıyla’ affetti

Standard

56cadd0e18c7732580a6be96

Antalya’da hırsızlık yapan bir genci hapis cezası almaktan hırsızlık yaptığı evin sahibi kurtardı. Bunu ise kimsenin aklına gelmeyecek bir yöntemle Atatürk’ün Nutuk adlı eserini hırsıza okutturarak sağladı.

ANTALYA bilindik bir hırsızlık olayına ama hiç duyulmamış bir affediş hikayesine şahit oldu.

Antalya Devlet Senfoni Orkestrası (ADSO) sanatçısı Saygın G.’ nin Konyaaltı İlçesi Gürsu Mahallesi 1’inci kattaki evine sabaha karşı açık bırakılan pencereden hırsız eli uzandı. Hırsız pencerenin yakınında bulunan masadan fotoğraf makinesi, saat ve çiftin çantasını çaldı.

NUTUK ŞARTIYLA AFFETTİ

Yaklaşık 2 bin 500 lira değerinde para ve eşyası çalınan Saygın G. hemen polisi aradı.Polis evde incelemeler yaptı ama 10 yıl önce yaşanan suçun faili 8 yıl sonra zaten başka bir suç nedeniyle cezaevinde yatarken bulundu.

Bunun üzerine avukatı Saygın G.’ yi arayarak emniyete çağırdı. Avukatın ‘Hırsızdan şikayetçi misiniz, talebiniz nedir?’ sorusu üzerine müşteki sanatçı kimsenin aklına gelmeyecek bir şey talep etti. Saygın G., “Eğer hırsız Mustafa Kemal Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı dönemini birinci ağızdan aktardığı Nutuk adlı eserini 30 gün içerisinde okur ve savcının kitaptan sorduğu 3 soruyu yanıtlayabilirse hırsızdan şikayetçi olmam” dedi.

HIRSIZ ÜÇ SORUYLA KURTULDU

Bunun üzerine harekete geçen uzlaşmacı avukat, hırsız E. A. ile iletişime geçerek müştekinin talebini iletti. E.A. olay sebebiyle kendisinin de üzüntülü olduğunu ancak üzerinden zaman geçmesi sebebiyle olayı hatırlayamadığını belirtmesine rağmen müştekinin Nutuk talebini kabul etti. 30 gün boyunca kitabı okuyan hırsız savcının yönelttiği üç soruyu da bilince Saygın G. şikayetini geri çekti.

ÇOCUKLARINA ANLATACAK HİKAYESİ OLDU

Olayın yaşanmasının ardından hırsızın bir daha kimsenin canını yakmaması amacıyla şikayetçi olduğunu belirten Saygın G., “Hırsızın yakalandığı bildirildiğinde olaya karıştığında daha reşit bile olmadığını öğrendim. Hırsızdan ne talep edebilirsiniz ki? O an spontane olarak aklıma böyle bir talep geldi. Açıkçası çok da faydası olacağını düşünmüyorum ama ileride çocuklarına anlatacağı bir hikayesi oldu. Belki en azından biraz olsun farklı düşünebilmesini sağlamışımdır” dedi.

Eros’un Karıştığı Aşk Hikayeleri…

Standard

181c602

Yunan Aşk Tanrısı Eros

Eski Yunancada aşk veya sevgi için kullanılan dört ayrı sözcük vardı: Agape, Eros, Philia, Storge. “Storge” aile sevgisini, “philia” arkadaşça sevgiyi, “agape” gerçek aşkı, “eros” ise tutkulu aşkı ifade ediyordu. “Eros”un (Eρως) “agape”den farkı, ilk görüşte duyulan aşkı, tensel çekimi, karşıdakini arzulamayı ifade etmesidir ki dilimize de yerleşmiş “erotik” sözcüğünün kökeni de odur. İşte Eros, Yunan mitolojisinin herhangi iki karakteri arasında bu çekimi ansızın oluşturabilen Yunan aşk tanrısıdır. İlk mitolojik kaynaklarda evren meydana gelmeden önceki madde içermeyen boşluktan (Khaos) türeyen ilk tanrılardan biri olarak geçen Eros, daha sonraki dönemlerde güzellik tanrıçası Afrodit ile savaş tanrısı Aresin oğlu sayılmıştır. Ilyada şairi Homeros, Eros’tan bahsetmez, gelgelelim filozof Parmenides, Eros’un geri kalan tüm tanrılardan önce meydana geldiğine inanır. Eros hep kanatlı hayal edilmiştir, ama elinde ok ve yay olan küçük, muzip, tombul suratlı bir çocuk (cupid) olarak tasvir edilmesi, sonradan, bazı satirik şiirlerin etkisiyle gerçekleşmiştir. Roma mitolojisinde Cupido ve Amor adıyla bilinen aşk tanrısı Eros‘un Yunan mitolojisinde çocuğu olmadığı gibi, Psyche‘yi saymazsak, kendi başından geçmiş bir aşk hikayesi de yoktur.

34c64a8

Erotes

Öncelikle Yunan mitolojisinde iki Eros bulunduğunu söyleyerek başlayalım. Biri Orpheusçuların Kozmik Yumurta’dan çıkan Phanes adıyla bildikleri, Hesiodos’unsa sadece Khaos’tan türemiş Eros diye andığı, ilk Eros, diğeri ise güzellik tanrıçası Afrodit’e köpüklerden doğduğu andan itibaren eşlik etmiş ve bazı kaynaklara göre de onun oğlu olan, muzip aşk tanrısı Eros. Bu ikisi aynı tanrı dahi olsa mitolojik hikayelerde birbirleriyle karışmazlar, çünkü ikinci Eros’un, “varlıkları meydana getirici güç olarak aşk” anlamındaki ilk Eros’tan daha sonra ortaya çıkmış olduğu kesindir. BizYunan aşk tanrısı Eros dediğimizde elbette mitolojik karakterler arasında aşk çekimi uyandırma yeteneğine sahip olan, muzip, genç Eros tanrısını anlıyoruz. Afrodit kültüyle sıkı sıkıya bağlantılı olarak, genç Eros, ilk Eros’a göre çok daha yaygın, güçlü bir külte konu olmuştur. Hesiodos, Afrodit’in, Uranos’un Kronos tarafından kesilerek denize atılmış erkeklik organından yayılan kanın dalgalarla buluşması sonucu oluşan köpükten doğduğunu söylerken, Afrodit’in doğuşuna iki aşk tanrısının eşlik ettiğini de ilave eder: Eros ve Himeros. Himeros, “önüne geçilemeyen tutku”yu temsil eder ki sonradan Himeros da, Afrodit ile Ares’in, adlarına Erotes (Tutkular, Aşklar) denen dört oğlundan biri sayılmıştır. Antik şairler ve sanatçılar, zamanla Erotes grubuna iki tanrı daha eklemişlerdir: Karşılıklı, sadakatli aşkı temsil eden Anteros ile sevgiliye duyulan hasreti temsil eden Pothos. Fakat bu dördü arasında Eros’un mitolojideki yeri her zaman daha büyük olmuştur. Aşk ateşini, bazen ok ve yayla, bazen de elinde tuttuğu meşale ile ölümlüler kadar ölümsüzlerin de yüreğine düşürebilen sadece Eros’tur. Eros, annesi Afrodit’e itaatsiz gibi görünse de tutkuyla bağlıdır. Antik vazo resimlerinde yakışıklı bir delikanlı veya küçük bir oğlan olarak resmedilmiştir. Bu resimlerde elinde her zaman ok ve yay bulunmaz, bazen elinde çiçek, kuşak, tavşan gibi bir aşk hediyesi tuttuğu görülür. Mozaik ressamları onu kanatlı, tombul, muzip bir oğlan olarak, adeta bir bebek gibi resmetmeyi yeğlemişlerdir. Heykeltraşlarsa Eros betilerinde daha çok silah (ok ve yay) taşıyan bir erkek çocuk imgesine yer vermişlerdir. Erotes dörtlü tanrı grubunun bilinen ilk tasviri, M.Ö. 2. yüzyıla aittir ve kabartma şeklinde bir antik tiyatro duvar süsünde görülür. Bu sahnede Erotes tanrıları, kanatlı kızlarla birlikte, keçilerin çektiği bir savaş arabasının içinde gösterilmişlerdir. Erotes tasvirleri bundan sonra av sahneleri biçiminde epey yaygınlaşmıştır. Eros, atletizmle bağlantılı sayıldığı için birçok gymnasion’a (halka açık spor oyunları için antrenman alanı) Eros heykeli dikilmiştir. Eros tasvirlerinin içinde aksesuar olarak lir, flütler, horozlar, güller, yunus balıkları da bulunur ki bunlara Eros’un sembolleri gözüyle bakılır.

Semele

Aşk tanrısı Eros, okuyla kalbinden vurduğu pek çok ölümlü veya ölümsüzü birbirine aşık etmiştir. Bunlardan aklıma ilk geleni, Dionysos’un annesi Semele ile Zeus. Semele, Thebai kentinin kurucusu, mitolojik kahraman Kadmos ile ahenk tanrıçası Harmonia’nın kızıydı. Eros, Zeus’u Semele’ye aşık etti ve Semele hamile kaldı. Tanrıların kendilerini ölümlülere göstermeleri felaketle sonuçlanacağı için Zeus yüzünü aşığından saklıyordu. Fakat Zeus’un kıskanç eşi Hera, yaşlı bir kadın kılığında Semele’nin karşısına çıkarak onun kafasını karnındaki çocuğun babasıyla ilgili bir sürü kuşkuyla doldurdu. Bu şüphe ve merak yüzünden Semele Zeus’u görmek konusunda çok ısrarcı olunca muradına erdi, ama aynı saniye içinde yanıp kül oldu. Zeus, Semele’nin karnındaki bebeği alıp kendi uyluğunun içine dikti. Böylece doğan Dionysos’un Homerik şiirlerde geçen “dikilmiş” ve “iki kez doğmuş” lakapları bu hikayeden ileri gelir.

50201cf

Apollon ve Daphne

Ovidius’un Metamorfozlar’da yazdığına göre, Eros’un ön ayak olduğu bir başka büyük efsane, mitolojik aşk hikayelerinin en ünlülerinden olan Apollon ve Daphne aşkıdır. Eros’un Apollon’un başına böyle bir macera getirmek istemesinin sebebi, Apollon’un Eros’un okçuluğunu küçümsemesiydi. “Seni muzip çocuk” demişti Apollon, “Bir erkeğin silahının sende ne işi var bakayım? O yay en çok benim omzuma yakışır. Benim oklarımın hedefi bellidir; düşmanlarımı ve yabani hayvanları vururum. Ben birbiri ardına vızıldattığım sayısız okla dev Python yılanını hakladım! Şimdi ölü bir yığın halinde çürüyor olduğu yerde. Ah tabii ya, sen ve senin şu aşkların! Bırak meşalen insanları aydınlattığıyla kalsın; ama okçulukta benim namıma yetişmek istiyorsan ancak hayal görürsün”. Eros, okçuluğunun gücünü Zeus’un oğluna göstermek için sabırsızlanıyordu. İntikam planında kullanacağı iki oku hazırlamıştı bile. Bu okların biri, sapladığı kişiyi ölümsüz bir aşkla kıvrandıracak güçte, ucu altından bir oktu. Ucu kurşundan yapılmış diğer ok ise bunun tamamen tersi yönde etkiyor, hedef aldığı kişiyi aşığından ilelebet soğutuyordu. Nihayet intikam günü geldi çattı ve Eros, altın oku Apollon’un, kurşun oku ise su perisi Daphne’nin kalbine sapladı. Apollon su perisine sırılsıklam aşık olmuştu, öte yandan bu durum Daphne’ye sonsuz bir sıkıntı veriyordu. Daphne, Apollon’u sürekli geri çevirip ondan kaçarken kendini ormanların derinliklerine vurdu. Su perisinin bu yabani hali, bakire avcı Artemis’i dahi kıskandıracak ölçüdeydi. Apollon, Daphne’nin peşi sıra umutsuzca sürüklenip diller döküyor, ama beriki onu dinlemiyordu. Efsaneye göre nehir tanrısı Peneus’un (Pineios) kızı olan Daphne, babasının bulunduğu nehre kadar koştu, koştu, sonra nehre eğilip babasına yalvardı: “Babacığım, ne olursun bana yardım et! Eğer ki şu sularında birazcık olsun gizemli bir güç varsa beni değiştir, şu uğursuz güzelliğimi boz”. Bunu der demez, Daphne’nin kollarına müthiş bir uyuşukluk çöktü, göğüslerini ince bir kabuk tabakası kapladı, saçları yapraklara, kolları dallara dönüştü, ayakların yere mıh gibi çakılıp toprağın içine doğru kök salmaya başladı. Çok kısa bir süre içinde Daphne bir defne ağacına dönüşmüş, yüzü sık dallar ve yaprakların salkım saçağı ardında, tamamen kaybolup gitmişti. Apollon, soluk soluğa, yüreği gümbür gümbür atarak bu sahnenin sonuna yetişti, ama olan olmuştu bir kere, Daphne artık sonsuza dek bir defne ağacı olarak kalacaktı. İşte o gün bugündür, Apollon’un başından hiç eksik etmediği o defne dalından taç, Daphne’nin anısını kalbinde sonsuza dek yaşatmak içindir.

Perseus ve Andromeda

Antik çağda Etiyopya tabir edilen yer, bizim bugün bildiğimiz Etiyopya değildi; Etiyopya (Aethiopia), Yukarı Nil bölgesini veya Sahra Çölünün güneyini, bazen de Yafa şehri (bugünkü Tel-Aviv) civarındaki bir krallığı anlatmakta kullanılan bir coğrafi isimdi. Artık her neresiyse, mitolojiye göre prenses Andromeda, Etiyopya kralı Cepheus ile kraliçe Cassiopeia’nın kızıydı. Günlerden bir gün, Cassiopeia, kızının dillere destan güzelliğiyle böbürlenerek Andromeda’nın nereid adı verilen deniz perilerinden bile daha güzel olduğunu söyleyiverince deniz tanrısı Poseidon’un şimşeklerini üstüne çekmiş oldu. Poseidon, Etiyopya’yı cezalandırmak üzere ülkenin üzerine bir deniz canavarı saldı. Bu canavar, en acımasız deniz ejderi olan Ketos’tan başkası değildi. Poseidon, Etiyopya’yı rahat bırakması karşılığında, Andromeda’nın kurban edilmesini istiyordu. Çaresizlik içindeki Etiyopyalılar, güzel kızı çırılçıplak soyup bir kayaya zincirlemiş, Keto canavarının gelip onu parça parça etmesini bekliyorlardı. İşte tam o sırada beklenmedik bir şey oldu. Kahraman Perseus, Medusa canavarının başını almış, dönüş yolundaydı ki Andromeda’yı kayaya zincirlenmiş gördü. İmdadına Eros’u çağırdı. Eros bu çağrıyı duydu ve derhal oraya uçtu. Perseus, Hades’in giyene görünmezlik sağlayan miğferi sayesinde canavara görünmeden yaklaşıp onu öldürdü. Andromeda’nın zincirlerini çözme işini de Eros gördü. Fakat Eros, bu işi yaparken Perseus ve Andromedayı birbirlerine bir aşk zinciri ile kenetlemeyi de ihmal etmemişti tabii. Ketos’un ölüsü sahile çekildi, canavarın o kadar çok kanı aktı ki deniz kıpkızıl oldu. İşte bu yüzden oraya hala Kızıldeniz diyoruz. Andromeda, aşığı ve kurtarıcısı Perseus’un peşinden giderek onunla birlikte birçok maceraya atıldı. Yedi oğulları oldu; Perslerin ve Yunan mitolojisinin tanıdığı en büyük kahraman Herakles’in soyları hep Perseus ve Andromedaya dayanıyordu. Andromeda öldüğünde tanrıça Athena onu Andromeda takımyıldızına dönüştürerek, gökte Perseus, Cepheus ve Cassiopeia takımyıldızlarının yakınına yerleştirdi.

6ce147d

Eros ve Psyche

Eros’un Kendi Başından Geçen Aşk Hikayesi

Mitolojiye göre aşk tanrısı Eros’un kendi başından da bir aşk macerası geçmiştir. Gel gelelim, bu hikaye yukarıda anlattıklarım kadar bilinmez nedense. Eros ve Psyche (veya Psykhe) hikayesine M.S. 2. yüzyılda yaşamış Romalı yazar Apuleius’un, Altın Dal diye de bilinen Metamorfozlar adlı eserinde yer verilmiş, ama antik Yunan sanatındaki tasvirlerden öykünün aslında eski bir Yunan halk efsanesi olduğu biliniyor. Her neyse, efsaneye göre Psyche, bilinmeyen bir ülkede yaşayan, eşsiz güzellikte bir prensestir. Psyche o kadar güzeldir ki onu bir kez gören erkekler tanrıça Afrodit’e tapınmaktan vazgeçerler. Afrodit bu duruma çok bozulur, oğlu Eros’a bu kızı dünyadaki en çirkin adama aşık etmesini emreder. Ne var ki Eros’un oku bu kez kendi yüreğine isabet etmiştir. Eros, Psyche’yi başka bir adama aşık edeceği yerde, kıza kendisi aşık olur ve meltem (batı rüzgarı) tanrısı Zephyros’un da işbirliği ile kızı yanına, kimsenin bilmediği bir saraya kaçırtır. Ölümlülerin bir tanrının yüzünü görmeleri yasak olduğundan Eros, kimliğini Psyche’den gizli tutar ve ona kendisine asla bakmamasını söyler. Birlikte oldukları oda bu yüzden her zaman kapkaranlık tutulmaktadır. Derken günün birinde Psyche, Eros’tan, çok özlediğini söylediği kızkardeşleri ile kendisini görüştürmesini rica eder. Eros buna razı gelir. Fakat saraya gelen kızkardeşler, görkemi karşısında küçük dillerini yuttukları sarayda yaşayan kardeşlerini ölesiye kıskandıkları için, Psyche’nin aklına olmadık kuşkular, meraklar sokarlar. Bir kahin, kızlara Psyche’nin kocasının bir canavar olacağını söylemiştir. Psyche işittiği bu laflar neticesinde içini kemirmeye başlayan meraka yenik düşerek bir gece, yanında uyumakta olan Eros’un yüzüne ışık tutar. Zavallı kız, gözlerinin önünde çirkin bir yılan değil de dünyanın en yakışıklı gencini görünce öylesine büyülenir ki aşkın verdiği dalgınlıktan, elindeki kandilden birkaç damla yağı Eros’un üzerine damlatır. Eros, büyük bir aldatılmışlık duygusu ve hayal kırıklığı içinde uyanır, durumu anlar anlamaz da sarayı terk eder. Kaybettiği aşkını dünyanın dört bucağında umarsızca arayan zavallı kız, nihayet durumu Afrodit’le konuşması gerektiğini kavrar. Güzellik tanrıçası, kızı sınamak için ona bir dizi güç, neredeyse olanaksız görevler ve işler verir. Yapılması istenen işler arasında, yerin yedi kat dibindeki Ölüler Ülkesine inmek gibi, öyle tehlikeli vazifeler vardır ki bir ölümlünün bu vazifeleri ölümsüzlerin yardımı olmaksızın yerine getirebilmesi mümkün değildir. Fakat Pscyhe kendisine verilen dört görevi de başarıyla tamamlar; Eros ve Psyche, bizzat tanrıların hazır bulunduğu bir evlilik töreni ile sonsuza dek birleşirler. Evet, sonsuza dek diyorum, çünkü törenden hemen önce Psyche’ye tanrılar tarafından ölümsüzlük şerbeti (ambrosia) içirilir. Eros ve Psyche’nin “Hedone”, yani “haz” adında bir kızları olur. Apuleius’un öyküsünde geçen tanrı adları, Yunan tanrılarının Roma mitolojisindeki karşılıklarıdır elbette. Yani Eros, Cupid; Afrodit, Venüs; Zeus, Jupiter; Hermes, Merkür; Hedone, Voluptas adıyla geçer. Bir tek Psyche adı Yunanca orijinalindeki gibi bırakılmıştır. Psyche, aynı zamanda Yunan mitolojisinde insan ruhunun kişileşmişi olan bir tanrıdır. Bu hikayedeki Psyche’yi onunla karıştırmamak gerekir. Psyche, antik mozaiklerde, kocası Eros’la birlikte, kelebek kanatlı bir tanrıça olarak resmedilir. Bunun nedeni, “psyche” sözcüğünün bir anlamının da “kelebek” olmasıdır. Mozaiklerde bazen iki tane Psyche görülür; bu ikincisi herhalde Psyche’nin kızı Hedone olmalıdır.

Roma Aşk Tanrısı Cupid

Aşk tanrısı Eros konusunu kapatmadan önce, Roma Aşk Tanrısı olan Cupid’e (Cupido veya Amor da denir) kısaca bir bakalım. Klasik Yunan sanatında dal gibi bir delikanlı olarak tasvir edilen Eros’un, Helenistik dönemde muzip, gürbüz bir oğlan çocuğu (cupid) olarak, elinde ok ve yayla betimlenmeye başladığını biliyoruz. Cupid, Roma sanatının ve ondan etkilenen, sonraki dönemlerin klasik anlayıştaki sanatının vazgeçilmez bir öğesi olmuştur. 15. yüzyıla gelindiğinde, cupid ikonografisi, “putto”lardan ayırt edilemez hale gelmiştir. Putto, yani sanat eserlerindeki, bazen kanatlı da tasvir edilen gürbüz erkek çocuk figürü, “cherubim” adı verilen küçük melek figürlerinden farklıdır. “Cherub”lar dinsel figürlerdir, “putto”lar ise tersine, dünyevi aşk tutkusunu temsil ederler. Buna karşın, Barok sanatta “putto”lar dinsel bir temsiliyet de kazanmışlardır. Ortaçağda cupid’in ikili anlamı (dünyevi ve semavi) devam etmiş, Rönesans’ta canlanan antik sanat ilgisi sayesinde cupid’ler karmaşık alegorik anlamlar yüklenmiştir. Roma mitolojisinde aşk tanrısı Cupid’i temsil eden putto’lara amorino (aşkcık) da denir. Latin edebiyatında Cupid, genellikle Venüs’ün oğlu olarak geçer, fakat babasının kim olduğu zikredilmez. Seneca, Cupid’in babasının, Venüs’ün Roma mitolojisine göre kocası olan Vulcan’ın (Yunan mitolojisindeki karşılığı Hephaistos) oğlu olduğunu söyler. Cupid’le ilgili güzel, yine aslında Yunan kökenli bir hikaye, “Cupid ve Arılar” hikayesidir. Hikayede, Eros/Cupid, arı kovanından bal çalayım derken arılar tarafından feci şekilde sokulur. Can havliyle annesi Venüs’e seslenen Cupid, küçücük yaratıkların bu kadar büyük acıya neden olmalarına hayret ettiğini söylediğinde Venüs gülerek, “Sen de küçüksün oğlum, ama sen de okunla bir arı gibi herkesin canını yakmıyor musun?” diye sorar. Eh işte, gençlik çiçektir, aşk acısı o çiçeğin yapraklarını dökmesi, bal ise aşkın meyvesidir.

Apollo’nun efsanevi aşkı

Standard

apollo-sda

Apollon, Peneus ırmağı kıyısında Daphne’ni görür ve ilk görüşte delicesine aşık olur. Daphne, ormanda gezinmekten, yabani hayvanları avlamaktan zevk alıyordur. Erkeklerden hoşlanmayan Daphne, evlenmek de istemez, bekar kalmak için Artemis gibi yemin etmiştir. Bir gün yine ormanda dolaşırken Apollon konuşmak ister ancak korkan kız kaçmaya başlar, öylesine yorulmuştur ki, birden ayağı kayar ve düşer artık mecali kalmamıştır. Tanrılara kendisini kurtarması için yalvarmaya başlar, epeyce mücadeleden sonra vücudunun odunlaştığını hisseden Daphne düştüğü yerde defne ağacına dönüşür. Sevdiğine kavuşamayan Apollon’un o günden sonra en sevdiği ağaç defne ağacı olur. Kendisinin ve bilge adamlarının taçlarını defne yapraklarıyla süsler ve tacını başından bir daha da çıkarmaz.

Yine rivayete göre çok iyi okçu olan Apollon, Afrodit’in oğlu Eros’la karşılaştığında onun okçuluk yeteneğiyle dalga geçer. İntikam almak isteyen Eros iki ok hazırlar. Bunlardan birisi altın suyuna batırılmıştır. Altın suyuna batırılan ok kimi hedef almışsa o kişi karşılıksız ve sonsuz aşkın kurbanı olacak diğer  kişi de ondan sürekli kaçacaktır. Atılan ok Apollon’un kalbine isabet ettiğinden karşılıksız aşkın kurbanı olur.

Efsanenin Antakya’nın Harbiye Beldesinde geçtiği söylenmektedir. Antakya Mozaik Müzesinde Apollo ile Daphne’nin mozaiği bulunmaktadır. Harbiye’de bulunup defne ağaçları arasından uzanan şelalelere de, “Apollon’un Gözyaşları” denilmektedir. Tüm bu söylentiler efsanenin burada geçtiği rivayetini güçlendirmiştir.

Apollon- Klytie

Bir gün dere kenarına dinlenip huzur görmek için gelen Apollon, dere kenarında Klytie’yi görür görmez aşık olur. Kızı da kendisine aşık etmeye başlar ancak Klytie’nin sevgisi gün geçtikçe artmaktadır. Buna nazaran Apollon’un sevgisi bir süre sonra bıkkınlığa dönüşür ve kızdan vazgeçer. Klytie, sevgisizliğe dayanamaz günlerce yemeden içmeden kesilip ağlar. Ne yapsa da fayda görmez. Çektiği acılardan dolayı ölür. Klytie’nin kendi aşkından öldüğünü bilen Apollon, sevdiğini günebakan çiçeğine dönüştürür. Kendisi güneş tanrısı olduğundan ne zaman ışıklarını saçsa günebakan kendisine bakacaktır. Klytie o günden sonra Apollon nereye gitse yüzünü ona döner ama bu karşılıksız sevgi karşılığında günebakan çiçeklerinin boynu hep eğri kalmıştır.

Bir diğer rivayete göre Klytie’den bıkan Apollon, Klytie’nin  kız kardeşine aşık olup  yaşamaya başlar. Kardeşi ile sevgilisi arasında yaşanan aşkı babasına anlatan Klytie, kardeşinin sırlarını anlattığı için babası tarafından karanlık hendeğe atılarak cezalandırılır.

Yaşar Kemal Türkiye’dir

Standard

kemal-93E4-278B-6A15

Senelerce senelerce evveldi… Tüyap kitapfuarına annemle birlikte gitmiştik. Fuarda gezinirken birden Orhan Pamuk ve Yaşar Kemal’i gördük. Pamuk ve Kemal yanyana yürüyorlardı ve belleğim beni yanıltmıyorsa Pamuk, Kemal’in koluna girmişti. Şimdi bunu yazarken tereddüt ettim. Kemal yaşlı olduğu için kola giren O olmalıydı.
Annem “Aaa Orhan Pamuk ve Yaşar Kemal…” deyip onlara doğru hamle yaptı. Ben de “Dur yaa” diyerek anamı zaptettim. Annem tez canlıdır; büyük ve değerli insanları görürse kaçırmaz. Bense çekinirim yanlarına gitmeye öyle insanların. Uzaktan hayran hayran bakarım sadece.
Ve Yaşar Kemal’imizi de kaybettik. Başımız sağolsun. Zalim şubat gitmeden son bir yaprak daha döktü. Yaşı ileriydi, bekliyorduk ama her ölüm üzücüdür. Bu şubat Özgecan’larla, Fırat Yılmaz’larla unutulmaz bir kara şubat oldu.
Yaşar Kemal’in ölümü üzerine söz söyleyenler konuyu Nobel ödülüne de getirdiler ve bazıları bu vesile ile Orhan Pamuk’a laf soktular. Madem sırası geldi konuyu aydınlatalım.
Mesela şöyle demiş birisi:
“O başkaları beğensin diye yazmadı. Türkçe düşündü, Türkçe yazdı. Nobel ödülü siyasallaşmıştır. Orhan Pamuk o lâfları etmeseydi nobel alamazdı. Nobeli Orhan Pamuk değil Yaşar Kemal hak etmişti.”
Bir başkası:
“30 bin Kürt ve 1 milyon Ermeni öldürdük, dedi Nobeli kaptı” demiş.
Bir diğeri de şunu demiş:
“Nobeli alamadan gitti ben ona yanarım!”
Efendiler! Saçmalamayın, zırvalamayın ve bu pis huylarınızdan vazgeçin! Orhan Pamuk takıntınızdan derhal kurtulun. Hayatınızda edebiyata yer açın.
Yaşar Kemal dünyada tanınan bir yazardı. Pek çok ödül aldı, eserleri pek çok dile çevrildi. Nobel almış, almamış bu kadar önemli mi! Milan Kundera’nın nobeli yok. Kusur mudur bu? Değildir.
Edebiyat seven bir insan hiçbir edebiyatçıya düşman olamaz.
Edebiyat dünyasında kıskançlıklar, çekememezlikler ve gereksiz düşmanlıklar görülmüştür. Hatta bazı değerli isimler kantarın topuzunu kaçırmış ve diğer değerli isimlere haksızlık yapmışlardır.
Değerli bir sanatçıyı karalamak, karalanan sanatçının değerini düşürmez.
Yaşar Kemal de büyüktür, Orhan Pamuk ta büyüktür. Her ikisi de bizimdir. İnce Memed te başyapıttır Çalıkuşu da.
Fethi Naci’nin en beğendiği 10 şair arasında Attila İlhan ve Necip Fazıl yoktur, Cevat Çapan vardır! Naci’nin listesi beni gülümsetir.
Not etmişim; Attila İlhan öldüğü zaman Selahattin Duman tek kelime etmemiş! Her büyük edebiyatçıyı uğurlarken bir iki güzel kelam etmek gerekir oysa.
Fethi Naci’yi de Selahattin Duman’ı da severim.
Bir de asla sevemeyeceğim insanlar var. Ahmet Akgündüz bu insanların başında geliyor. Şöyle demiş: “Yaşar Kemal öldü, ancak hayatına ait ayrıntılar içinde ‘Allah rahmet etsin’ diyeceğim bir ip ucu bulamadım.”
Ben de şöyle diyorum: Akgündüz gibi adamlar hiç olmasalar da olur. Hatta çok iyi olur. Ama maalesef varlar.
Mevlana gibi “Kim olursan gel” demiyorum; Akgündüz! Sen sakın gelme.
Bir adam daha var. O da 90’lı yıllarda Yaşar Kemal için şöyle bir lâf etmişti: “İki tane kıçı kırık roman yazdın da adam mı oldun!”
Bu adamın adını unutmuşum. İyi ki unutmuşum, umarım hiç hatırlamam.
Yaşar Kemal’e rahmet diliyorum.