Category Archives: İlginç Bilgiler

Deep Web Seviyeleri (Ayrıntılı Anlatım)

Standard
traffico-non-umano

Deep Web kavramını daha iyi anlayabilmek için internetin yapısına bakmak gerekir. İnternet çok seviyeli katmanlardan oluşmaktadır. Her bir katmanda içerik ve güvenlik ve erişilebilirlik farklılık gösterir. Matrix filmini gözünüzde canlandırmak yararlı olacaktır.

Seviye 0 (Common Web) : Günlük kullandığımız interneti oluşturan katmandır.

Seviye 1 (Surface Web) : Yüzey İnternet. Ulaşmak için arama motorları üzerinden basit bazı sorgular yapmanız gereken internet. Güvenlik kameraları sunucuları, Access veritabanları buna örnek gösterilebilir. Temp mail hizmetleri, dns sorgulama hizmetleri türü hizmetlerin verildiği sitelerde bu seviyede hizmet verir.

Seviye 2 (Bergie Web) : Yalnız İnternet. Bu seviyede arama motorlarının arama sonuçlarını kitlediği siteler, FTP serverlar, indexlenmeyen adult filmler bulunmaktadır. Ulaşmak için arama motorlarında detaylı sorgular yapmanız gerekebilir. Bu seviyeye giren pek çok site arama sonuçlarında en son sayfalara atılır. Bu seviye normal yollarla ulaşabileceğiniz son seviyedir

—- Bundan sonraki katmanlara ulaşım için proxy kullanımını gerektirir. —-

Seviye 3 (Deep Web) : Başlangıç Deep Web Seviyesi. İkiye ayrılır.

1. Proxy Seviyesi : .onion sitelerin bulunmadığı fakat illegal olan her tür sitenin bulunduğu seviyedir. Arama motorları tarafından çoğu kez indekslenmezler. Pekçoğu sunucu kullanır. İçlerinde PHP kodlama sitelerde bulunur. Bu seviyede bulunanlara örnek vermek gerekirse: İllegal araştırma sonuçları, hafif düzeyde illegal adult filmler, hacker grupları, virüsler, script kiddieler, ünlülerin skandalları, VIP dedikodular, bilgisayar güvenliği ile alakalı konular, suikast videoları vb. Bu içerikler genelde illegal forum tarzı sitelerde barınır.

—- Bundan sonraki katmanlara ulaşım için tor kullanımını gerektirir.—-

2. TOR Seviyesi : .onion sitelerin işin içine girdiği seviyedir. Sitelerin geneli kişisel sunuculardadır. Bu seviyede bulunanlara örnek vermek gerekirse: ELIZA dataları, hacklenen sunucuların bilgileri, data tüccarları, gizli devlet belgeleri, wikileaks belgeleri, devlet sırrı satan casuslar, terör örgütleri, bomba ve silah eğitimleri, federal bilgiler, istihbarat sırları, illegal bilimsel araştırmalar, bilim adamları, shell network, assembly programcıları, gerçek hackerlar, microsoft gizli ağ bilgileri, güvenlik ve data analistleri vb. Bu içerikler genelde html kodlama sitelerde ve kişisel sunucularda barınır. Sunucu sahipleri, sunucularını korumak için her şeyi yapabilirler.

Seviye 4 (Charter Web) : Ayrıcalıklı Deep Web Seviyesi. Bu seviyeye ulaşmanız kolay değildir fakat ulaşabilirseniz size getirisi de ufak şeyler olmayacaktır. İkiye ayrılır.

1. TOR Seviyesi : Sadece Tor browser kullanılarak ek bir şey yapılmadan ulaşılabilen seviyedir. Bu seviyede; gizli şirket ve piyasa bilgileri, önceden belirlenmiş milyonluk bahis sonuçları, bilyon dolarlık satışlar, dünyaca ünlü silah kaçakçıları, tank – füze- savunma sistemi satışları, yasaklanmış filmler – videolar – kitaplar – müzikler, üst düzey görevlerde bulunan devlet casusları, önemli ses kayıtları, paralı askerler, paralı ordular, paralı özel timler, kara kutular, aşırı illegal ve yasaklanmış adult içerikler, devlet görevlilerinin seks kasetleri, detaylı gizli wiki ansiklopedileri, insan ticareti, uyuşturucu ticareti, yasaklanan kimyasalların ve ilaçların ticareti, kan bankalarından kaçırılan kanların ticareti, çocuk *****ları, yamyamların – vampirlerin öldürmek için insan arayışları, illegal deneyler için insan denek aranması, sniperlar, mafyalar, pedofoliler gibi şeyler bulunmaktadır. Bu seviyenin geneli .onion sitelerden oluşur. Tehlikeli seviyelerdendir.

—- Bundan sonrası için kapalı erişim gerekir. —-

2. Özel Erişim Seviyesi : Kesinlikle kontrol edilemeyen seviyedir. Şu ana kadar ulaşılabilmiş en tehlikeli seviyedir. Ulaşmanız için tor browserlar yetersiz kalır. “Closed Shell System” adı verilen özel bir ulaşma yöntemi vardır. Bu seviyede bulunan şeylere örnek vermek istersek: Yapay zekalı ölüm makineleri, yapay zeka işlemcileri, GGGEQP işlemcileri, Tesla’nın planları, kristalize güç kontrolörleri, hava durumunu değiştirebilen cihazlar, gizli HAARP projeleri, Atlantis’in yeri ve hakkındaki gizli araştırmalar hatta Atlantis’in bulunduğu yerin detaylı konumları, özel üretim motorların planları, Tanrı’nın olduğunu kabul etmeyenler ve ispatları, masonlar, illuminati, gizli algoritmalar ve hesaplamalar, global terör ağı, global cinayet ağı, global uyuşturucu ağı, global insan ticareti ağı, süper bilgisayarlar ve yapay zekalar vb vb. Bu kategorinin genelini bilimadamları oluşturur. Sitelerin tamamı kişisel sunucular yada özel üretim gizli sunucular üzerindedir. Bu seviyede uygulanıldığında dünyayı değiştirecek ispatlanmış deneyler bulunur. Ulaşmak için normal bilgisayarlar ve internet ağları yetersiz kalabilir.

Şu ana kadar anlatılan seviyeler Deep Web’in %80’lik kısmını oluşturmaktadır. Geriye kalan %20 nedir peki?

—- Buradan sonrası için Kuantum teknolojisi ile çalışan cihazlar ve internet gerekir. —-

Seviye 5 (Marianas Web) : Bu seviye hakkında fazla bilgimiz yoktur. Çünkü daha ulaşılamamıştır. Bu seviyeye ulaşmak için şu an kullandığımız teknoloji yetersizdir. Kuantum teknolojisi ile çalışan bilgisayarlara ve internete ihtiyacımız vardır. Bilinen en tehlikeli seviyelerdendir. Adını dünyanın en derin çukuru olan Mariana Çukuru‘ndan alır. Seviyenin sınırları belirsizdir fakat sonu vardır. İçerisinde bulunacak sitelerin dünyayı değiştirebileceği bilinmektedir. Bu seviye için “Eğer olurda birgün ulaşılırsa o gün internetteki savaş bitecektir” denilmiştir. Yüksek teknolojiye sahip AR-GE laboratuvarlarında bulunan pek çok bilim adamının bu seviyeye ulaştığı ve bilgi paylaşımı yaptığı söylenir. Burada bulunan bilgilerin tüm canlı yaşamını değiştirebilecek ve dünyaya hakimiyet kurulabilecek güçte olduğu bazı bilim çevrelerince belirtilmiştir. Bazı devletlerin ve hacker gruplarının da bu sistemlere eriştiği söylenir fakat bu konuda bilgi yoktur. Bazı bilim çevrelerinden sızan haberlere göre buradaki bilgilerle tüm dünyadaki nükleer füzeler çalıştırılabilir. İstihbarat örgütlerinin buradaki hackerlara nükleer sistemleri yok etmesi için iş teklif ettikleri iddia edilmektedir.

Seviye 6 : Bilinen en tehlikeli seviyedir. Hakkında hiçbir bilgi yoktur. Sınırları belirsiz ve sonu belli değildir. En gelişmiş teknolojiyle bile erişelememiştir.

Seviye 7 (The Fog/Virus Soup) : 7. seviye savaş bölgesi olarak tabir edilir. Eğer bir gün ulaşılabilinirse herkes kendi için savaşacaktır. Amaç seviye 8’e başka insanların çıkmasını önlemektir.

Seviye 8 (The Primarch System) : 8. Seviye direkt erişime açık değildir. Ne bir hükümet veya organizasyonun ne de kimsenin tam olarak bilmediği bir Primarch Sistemi tarafından kontrol edilir. Bu sistem ilk olarak 2000’li yıllarda tesadüfen keşfedildi. Sistem tepkisiz ve tüm internete değiştirilemeyen rastgele komutlar göndermektedir. Seviye 8 günümüz bilgisayarların baş edemeyeceği devasa bir işlem gücü olan “level 17 quantum t.r.001 level function lock” kullanır. En son olarak seviye 8 “İnternetin En Son Patronu” olarak geçer.

tum-bilinmeyen-yonleri-ile-internetin-gizemli-arka-sokagi-deep-web-768x440

Reklamlar

400 Yılda Yok Olan Plastikleri 6 Haftada Yiyen Bakteri Türü

Standard
Dünyada çevre kirliliğine en çok katkıda bulunan şeylerden biri de doğada yok olması çok uzun süren plastikler. Ancak Japon araştırmacılar bir bakteri türü ile bu plastiklerin çok daha kısa sürede yok olduğunu keşfetti.18vBJvIplX8SPAKA-636016869551214156

japon araştırmacılar, ideonella sakaiensis adında, en az 400 yılda yok olan pet şişe diye bildiğimiz plastikleri sadece 6 haftada yiyen bakteri türü buldular.

bir senede ürettiğimiz 45 milyon petin sadece yarısının geri dönüşüme uğradığını ve diğer yarısının okyanuslarda toplandığını düşünürsek gelecek için güzel bir haber almış durumdayız.

bilindiği gibi bakterilerin adaptasyonu hayli hızlıdır. (antibiyotiklerin yakın zamanda etkisiz kalacağından korkulması bu nedenledir.)

bugünlerde ise polyethylene terephthalate (pet diye bildiğimiz) plastik şişeleri yok eden bir bakteri türü bulunmuş durumda.

fLdq0JLtdDhM7GoO-636016870920080006

pet şişeler, en az 400 yıl boyunca yok olmuyor ve bir senede üretilen 45 milyon petin sadece yarısı geri dönüşüme uğruyor. mutlaka belgesellerde görmüşsünüzdür; okyanuslarda akıntı yönüne göre bir noktada toplanıyorlar. atlantik okyanusunda devasa bir plastik yığını vardır.(neredeyse ada olmuş haldedir.)

japon araştırmacılar ise, keşfettikleri ideonella sakaiensis adlı bakteri türü ile petleri sadece altı hafta içinde yok etmeyi başarmışlar.

bu plastik türü sadece 70 yıl önce geliştirilmişti ve 70 yıl içinde pet yiyen bakterilerin oluştuğunu gözlemleyebiliyoruz. *

Yarım Kalan Aşkların Neden Unutulmadığını Açıklayan Kavram: Zeigarnik Etkisi

Standard
Yarım Kalan Aşkların Neden Unutulmadığını Açıklayan Kavram: Zeigarnik Etkisi
Zeigarnik etkisi, kişilerin tamamlanmamış şeyleri tamamlananlara göre daha kolaylıkla hatırladığını ifade eden psikolojik bir kavramdır. İlk olarak 1900’lerin başında bulunan bu kavram bugün birçok araştırmaya konu olmuştur. İsim babası ise Rus Pskiyatr Wufona Zeigarnik’tir
fynpsACDKVTMu2Na-636023642586934995

ilk kez rus psikolog bluma zeigarnik tarafından “yarım kalmış, kesintiye uğramış işler tamamlanmışlardan daha kolay ve net hatırlanır” denilerek dillendirilen, bitmemiş ilişkilerimizi neden sürekli hatırladığımızı, yarım kalan aşklarımızı neden unutamadığımızı, üçüncü gününde eve geri dönmek zorunda kaldığımız tatillerin neden daha çekici gözüktüğünü nedenselleştirir etki.

insanlarin tamamlanmamis yasantilarini, tamamlanmis olanlardan daha once ve daha net bir sekilde animsama egilimidir.

tamamlanmamis yasantinin doymamis olmasi ile alakalidir, rahatlama gerceklesmemistir, sonuca gidilmemistir. yasantinin tamamlanmasi veya sonuca gidilmesi sonucunda bir rahatlama ve doymusluk elde edilir. dolayisiyla tamamlanmamis yasantilar daha acik ve net animsanir.

gunluk hayattan ornek verecek olursak “eski sevgilinin unutulmaması” guzel bir ornektir, hedefe gidilmemis, sonuca ulasilamamistir. bu etki dogrultusunda eski sevgili ayriligin ilk zamanlarinda fazlasiyla hatirlanir. ama zamanin unutturma ve duyarsizlastirma etkisi uzun vadede zeigarnik etkisinden cok daha baskin oldugu icin animsamalarin veya hatirlamalarin gucu azalir. ote yandan, yaygin olarak inanilan “evlilik aşkı olduruyor” dusuncesi bu etkinin sonuca gidilmesi sonucunda olusmustur. bireyler, yasantilarini tamamlamis, sonuca gidilmis bir rahatlama ve doygunluk yasanmistir. evlilik asamasinda cesitli aktivitelerle bireylerin birbirini tanimaya ve anlamaya calismasi, birbirlerine saygi gostermesi ve evliligin deger onceliklerinin belirlenmesi evliligi canli tutabilir ve evliligi saglam temellere oturtabilir.

ayrica

(bkz: tamamlama yasasi)

bir garsonun hesabı ödemeyen müşterilerin siparişle ilgili detayları, hesabı ödemiş müşterilerinkine nazaran daha çok hatırlaması olarak tanımlanabilir.

henüz tamamlanmamış işlerin bellekte farklı bir konumu olup olmadığını ve bitmiş işlerden daha iyi hatirlanmadigini merak etmesine yol açar. katılımcılara yap-bozlarin veya basit ödevlerin verildiği bir deney düzenler. ödevlerin yaklaşık olarak yarısında katılımcılara müdahale edilir ve işleri kesintiye uğratılır. daha sonra aktivitelerin ne kadarını hatırladıkları sorulduğunda, kesilen ödevlerin ayrıntılarının , sonunda tamamlanıp tamamlanmadıklarına bakılmaksızın, katılımcılar tarafından daha iyi hatırlandığı görülür.

cem yılmaz falan da stand uplarinda yapiyor bunu. bir sey anlatırken araya baska konu sokuyor..sonra aniden, “nerde kalmıştık? ” diye soruyor. bilmem hiç dikkat ettiniz mi.

Bonus:

gün içerisinde aklınıza takılan ve bir türlü mırıldanmaktan vazgeçemediğiniz bir şarkı varsa, bunu da zeigarnik etkisi ile açıklayabilir ve çözebilirsiniz! çok basit! nakarattan vazgeçip şarkının sonunu hatırlamaya çalışın.

Yeterli Sayıda Deneme Yaparak Duvarın İçinden Geçebilir miyiz?

Standard
Çocukluğumuzun en büyük hayallerinden biri olan duvarın içinden geçme meselesi imkansız değil, biraz zormuş.
cnu4AZhRUSfhlkPn-636022895956660034

eğer yeterince uzun bir süre boyunca denersek teorik olarak duvarın içinden geçebilmemiz mümkün.

biz dahil evrendeki her şeyin %99,9’unun boşluktan oluştuğunu düşünürsek çok da şaşırmamamız lazım aslında buna. neredeyse tamamı boşluk olan şeyler nasıl birbirlerinin içinden geçemez? duvara yumruğumuzu vurduğumuzda örneğin, elimizdeki atomların çoğu boşluk, duvardaki atomların da… o halde niye maddelerin içinden geçemiyoruz?

bunun olmayışının nedeni atom çekirdeği etrafında hiç durmadan dönmekte olan elektronlar. yumruğumuzu duvara vurduğumuzda aslında duvarın en üst yüzeyindeki elektronlar, aynı yükte olan elimizin üst yüzeyindeki elektronlara bir itme kuvveti uygular. bu itme kuvveti o kadar güçlüdür ki aslında gerçekte hiçbir şeye dokunamamıza neden olur. sadece yaklaştırmış oluruz. sonuç olarak elimiz kırılır, kanar ama duvardan geçmez. (bkz: #31823680)

fakat asıl ilginç kısım burası. kuantum mekaniğine göre elektronlar sürekli hareket halinde olduğu için, biz yeterince uzun bir süre duvarın içinden geçmeyi denersek elbet bir zaman duvardaki elektronların arasındaki boşluklar ile vücudumuzdakiler birbirleri üstüne denk gelecek ve biz duvarın içinden geçebileceğiz! eğer birkaç tirilyon kere duvarın içinden geçmeyi denersek bu olasılık bunların birinde gerçekleşir ve kendimizi duvarın öteki tarafında buluruz.

tabii bu yüz binlerce yıl alabileceğinden hala kapıyı kullanmak daha mantıklı.

Dünya Üzerindeki Herkesin Birbirinin En Az 50. Kuzeni Olması

Standard
Kuzenlerle olan ilişkilerimiz diğer akrabalarla olan ilişkilerimize nazaran daha bir sıkıdır. Kuzen olayını seviyoruz kısacası. Peki ya şu anda olandan çok daha fazla kuzeninizin olduğunu biliyor muydunuz?
JvnKjajeLRcXH2vM-636027929113058921

şöyle düşünelim hepimizin 2 ebeveyni var. bu birinci kuşak 2^1=2. iki kuşak geri gidersek, her birimizin 2^2=4 tane büyük ebeveyni var. 3 kuşak geri gidersek 2^3=8 tane büyük büyük ebeveynimiz var. bu böyle 2’nin üsleri şeklinde katlanarak gitmeye devam eder. biz 30 nesil önceye gidersek 2^30 tane, yani yaklaşık 1 milyar tane kendi soyumuzdan insan olması gerekir bu dönemde. ne var ki 30 nesil önce yani yaklaşık ortaçağ zamanında dünya üzerindeki nüfus sadece 300 milyon civarındaydı.

bunun nedeni soy ağacımızda ne kadar geriye gidersek bir kişinin birden fazla yerde karşımıza çıkmasına o kadar fazla tanık oluşumuz. biz geriye gittikçe uzaktan akraba iki kişinin evlenip çoluk çocuğa karıştığını görürüz.

aslında şu anda flört etmekte olduğumuz kızla/erkekle, eğer bu kişi yaşadığımız şehirde ve bizimle aynı etnik kökene sahipse, 5’te 1 ihtimalle 10 nesil öncesinde ortak aile üyelerimiz bulunmaktaydı. yani bir bakıma aynı aileden geliyoruz ve çok uzaklardan akrabayız.

araştırmalar gösteriyor ki şu an dünyadaki herkesin en son ortak atası 2000 ila 4000 yıl önce yaşamış. bu demek oluyor ki bugün dünyadaki herhangi iki kişinin 2000 ila 4000 yıl önce yaşamış ortak bir atası bulunuyor. bununla birlikte son araştırmalar gösteriyor ki, m.ö 300 yılında tayvan’da yaşamış bir insanın, şu anda dünyada bulunan bütün insanlarla akrabalık bağı bulunmaktaymış.

Bilimin açıklayamadığı keşifler

Standard

03_d

Resimde gördüğünüz çekiç bir kum taşı içinde bulundu. Yani prensibe göre, bu kum taşı oluşurken çekiç oradaydı. Keşif 1844 yılında Fizikçi David Brewster tarafından yapıldı. (Kingoodie, Myinfield-İngiltere). İngiliz jeoloji arştırma merkezinden Dr. A. W. Med tarafından yapılan analizlerde bu kum taşının yaşının 360 ile 460 milyon yıl olduğu saptandı. Yani çekicin de o kadar eski olması gerekiyor. Ama bilim dünyasına göre böyle bir şey imkansız!

36_d

1945 yılında Waldemar Julsrud adlı deneyimli bir arkeolog El Toro dağı (Meksika) eteklerinde gömülmüş vaziyette kilden yapılmış küçük heykelcikler buldu. Daha sonra El Tro şehri yakınlarında ve şehrin diğer tarafında Chivo Dağ yakınlarında poselenden yapılmış 33.000’den fazla heykelcik bulundu. Buluntular Chupicuaro, klasik kültür öncesine aitti. (M.Ö. 800 ‘den M.Ö. 200 ‘e kadar olan dönem) Bulunan heykelcikler, 65 milyon yıl önce yok oldukları düşünülen çeşitli türlerdeki dinozorları kusursuzca tasvir ediyordu. Modern bilim döneminde, neye benzedikleri ancak çözümlenen tarih öncesi bu yaratıkları ,nasıl oldu da böyle eski bir uygarlık kusursuzca sanat eserlerine yansıtabilmişti ? İnsan görmeden tasvir edemez.

24_d

Lübnan’ın Ballbek şehri yakınlarındaki işlenmiş dev kaya blokları. Bu taşlar binlerce yıl öncesinde buraya getirilmişti. Resimde gördüğünüz parça 1050 ton ağırlıkta ve 25 metre uzunluğundadır. Bu “momolit” takma adlı yekpare blok dünya üzerindeki işlenmiş en büyük taş bloktur. Soru şu: Bu taşları kimler ve nasıl buraya getirebilmişti ?

07_d

 

Japonya’nın Yonaguni adasının yakınında, denizin 23 metre altında insan yapısı olduğu apaçık belli olan piramitler bulunmaktadır. 183 metre genişliğinde ve 27 metre yüksekliğindeki bu piramitler yaklaşık, 8000 – 10.000 yıllıktırlar.

 

08_d

Peru Sacsahuaman ‘daki bu duvarlar, birbiri adasındaki esrarengiz su altı yapıları ile kesin bir benzerlik göstermektedir. Bu arkeolojik duvarlar bir gizem taşımaktadırlar çünkü, antik çağlarda yapılmalarına rağmen, bu kadar kusursuz bir şekilde işlenip yerlerine koyulana kadarki aşamalar için yüksek bir teknoloji ve bilgi gerektirmektedirler. İnsanın açıklayamadığı, garip iç ve dış açılara sahip bu duvar taşları hakkında cevabını bilmediği sorular ise şunlar: Nasıl taşındılar? Nasıl ölçülüp nasıl kesildiler ? Nasıl bu kadar doğrulukla yerleştirildiler? Hemde ilkel insanlar tarafından.

05_d

 

Bu metal kürecikler Güney Afrika, Klerksdorp’tan. Birinin üzerinde kürenin çevresini dolaşacak şekilde birbirine paralel 3 çizgi oyulmuş. Bu küreler Cambrian devri öncesine ait pek çok mineral arasında bulunmuştur (2,8 milyar yıl öncesi). Bu kürelerden bazıları 6 milimetre kalınlığında, ince bir kabuğa sahiptirler. Bu ince kabuk kırıldığı zaman kürenin içinden süngerimsi garip bir şey çıkıyor.Bu süngerimsi şey havayla temas edince parçalanıp toz haline geliyor. Bu kürelerin ne oldukları ,ne amaçla yapıldıkları bilinmiyor. Üstelik 2,8 milyar yaşındalar. İnsanın inanası gelmiyor ancak bilimsel veriler bunlar.

01_d

 

Mısır ,Dendera’daki Hathor tapınağında göze çarpan ampuller. Bu ampuller kıvrımlı kablolar ile bir jeneratöre veya açma kapama düğmesine bağlılar. Ampul şeklindeki cismin içine bir yılan tasviri konmuş. Bu da ampulün içindeki ince teli gösteriyor olabilir.

 

04_d

 

Üzerinde oyularak yapılmış, tam gelişmemiş olsa da rahatlıkla fark edilen bir insan yüzü bulunan bir deniz kabuğu… Bu buluntu 1881 yılıında jeolog H. Stopes tarafından rapor edilmiştir. Yapılan testler sonucunda, oyma işleminin kabuklu henüz yaşarken yani fosilleşmeden önce yapıldığı ortaya çıkmıştır.Bu deniz kabuğu Pliocene devrine ait ve 2 milyon yıllıktır.

 

 

 

 

 

 

 

02_d

 

Rudolf Gantenbrink tarafından Büyük Piramit’te keşfedilen bakır kulplu kapı. Resim UPUAUT 2 adlı bir araştırma robotu tarafından çekilmiştir… Hangi amaca hizmet ettiği bilinmeyen gizemli kapı, kraliçe odasından başlayan güney kanallarında yer almaktadır. Bu kapının arkasında başka bir kapı daha bulunmuştur. Yapılan bazı araştırmalar sonucunda içinde ne olduğunu bilmediğimiz bir oda veya odalar bu ikinci kapının arkasında bulunmaktadır. Aynı kapıdan kral odasından başlayan kuzey kanallarında da bulunmuştur. Burada sorulan en önemli soru şu: Görünüşte hiçbir amaca hizmet etmeyen bu kapılar Neden buralara kondu ?

06_d

 

“Geode of Coso” antik bir parçadır. Bu kaya parçasının üzeri doğal kristallerle kaplanmıştır.içinde bir boşluk bulunmuştur. Bu boşlukta, malzemesini metal ve porselenin oluşturduğu garip bir cisim bulunmuştur.

Resim A : Kaya parçasının iki parçaya bölünmüş hali.

Resim B : Taşın her iki yarısının iç kısmını görüyoruz.

Resim C : Radiography tekniğiyle içindeki cismin resmi çekiliyor.

Cisim o kadar eski olmasına rağmen metal bir yapıdadır. Bu cismin üzerinde meydana gelen ve onu kaplayan kristal oluşumlu kabuğun oluşabilmesi için 500.000 yıl (beş yüz bin yıl) geçmesi gerekiyor ! Resim D : Yan taraftan çekilen radiography resminde metal cismi daha ayrıntılı bir şekilde görüyoruz.

Sonuç olarak bu garip cisim 500.000 yıl yaşındadır. Günümüzde bir şeye ait bir parça olsaydı ,çoktan ne olduğu tespit edilirdi.

23_d

 

1932 yılında Pedro Dağlarında bulunmuş bir mumya. (ABD, Wyoming eyaleti, Casper şehrinin 60 mil güney batısı. Mumya koyu bronz renginde ve oldukça buruşmuş vaziyette. Hayattayken boyu 35 cm’yi geçmiyordu !!! Röntgen ışınlarıyla yapılan incelemede bu canlının ağırlığının 5,5 kg. olduğu ortaya çıkarıldı.

Cinsiyeti erkek ve bütün dişleri yerinde. Öldüğünde aşağı yukarı 65 yaşında idi. Mumya 350 gr. ağırığındadır. Alnı çok aşağıdadır. Ezik bir burnu ile büyük ve geniş burun delikleri vardır. Çok geniş ağzı ile incecik dudakları bulunmaktadır. Bu yaratık bilinen insan türlerinden çok daha küçüktü. Bazı araştırmacılara göre bu çok küçük boyutlarda olan bir ırkın üyesiydi.

09_d

 

 

 

Bazı Nazka (Nazca) çizgileri, yukarıdaki resmin orta kısmında görüldüğü gibi, birbirine paralel kilometrelerce ve hatta dağları, vadileri aşarak uzanmaktadırlar. Bu çizgileri kim takip ediyordu ve ne amaçla ?

 

 

 

 

 

 

 

31_d

 

Lübnan’daki Balbek şehri. 20 metreden daha büyük taşlarında kullanıldığı bu antik şehir Roma imparatorluğundanda eski. Hatta Sümerlilerin bilgilerine göre bile burası antik bir şehirdi o zamanlar. Taşların büyüklüğünü göstermek amacyla 2 kişi yapıların arasında dikiliyor. Bugün kimse burasını kimlerin yaptığını ,nasıl yaptığını, ne amaçla ve ne zaman yaptığını bilemiyor. Modern bilim ise Baalbek ‘i görmezlikten gelmeye devam ediyor.

 

 

 

 

 

Doğası, hızı, görelilik ve ışığa dair geri kalan her şey!

Standard
49479130_kejtvuzjpg
 
Işığın Doğası: Dalga mı Parçacık mı?
Thomas Young, ışığın doğasını anlamak için bugün “Çift Yarık Deneyi” adıyla bilinen bir deneyi gerçekleştirdi. Işık gelen pencerenin önüne ışığı geçirmeyen ve üzerinde nokta büyüklüğünde bir delik olan bir perde yerleştirdi. Sonra bu perdenin önüne üzerinde birbirine çok yakın olan iki nokta (yarık) açılmış başka bir perde koydu. İkinci perdeden oldukça uzakta olan duvara bakarak oluşan örüntüyü gözlemledi. Eğer ışık parçacıklardan oluşuyorsa duvarda gözlemleyeceği şey iki küçük ışık noktası olmalıydı”, ancak eğer ışık bir dalga ise duvarda “girişim örüntüsü” adı verilen bir şekil görmeliydi. Young deneyi yaptığı zaman duvarda bir girişim görüntüsü elde etti ve ışığın dalga olduğu fikri bilimde geçerlilik kazanmaya başladı. İskoç fizikçi James Clerk Maxwell, dört basit denklem ile Faraday’ın ışığın bir elektromanyetik dalga olduğu öngörüsünü ispat etmişti çünkü elektromanyetik dalgalar ışık ile aynı hızda yayılıyordu. Bu keşifle beraber bilim insanları ışığın dalga yapılı olduğuna emin oldular taa ki 20.yüzyılın başlarına gelene kadar.
20.yüzyılda çok ısınan cisimlerin ışıma yaptığı biliniyordu, çok yüksek ısılarda cisimler kırmızı, sarı, mavi ışık yayar. Işığı tamamen soğuran yani hiç yansıtmayan, tamamen siyah, bir cisim bu olguyu incelemek için en iyi örnektir. Bu nedenle bu duruma “Kara Cisim Işınımı” adı verildi. Işığın dalga yapısına dayanan Rayleigh-Jean Yasası bu olguyu açıklamaya çalışırken “mor ötesi felaket” denen bir problem ortaya çıkartıyordu. Matematiksel olarak yasa şu şekildeydi:
46265439_eq1png
Bu yasa büyük dalga boylarında deney ile uyumlu sonuçlar veriyordu. Fakat dalga boyunu düşürdükçe bu yasa gözleneni açıklamakta tamamen başarısız oluyordu çünkü bu yasaya göre dalga boyu azaldıkça enerji yoğunluğu da sonsuza doğru gidiyor olmalıydı ancak deneyler böyle olmadığını gösteriyordu. Max Planck “mor ötesi felaket” sorununu çözmek için, ışığın ancak belirli enerji paketçikleri (kuanta) halinde yayılıp soğurulabileceğini varsaydı. Ancak ışığın böyle bir yapıda olduğuna dair ortada hiçbir deney yoktu. Öyle ki Max Planck ortaya koyduğu yasanın geçiçi bir çözüm olduğunu düşünüyordu (ve hayatı boyunca da Kuantum Fiziğine hiçbir zaman inanmadı.). Ancak Max Planck’ın ortaya koyduğu yasa deney sonuçlarıyla çok iyi örtüşüyordu. Bu denklemler Rayleyigh-Jean Yasası’ndan farklı olarak şöyle bir denklem ortaya koyuyordu:
46294505_eq2png
Grafiksel olarak iki yasanın çizdiği tabloyu şu şekilde görebiliriz:
46323213_ftpng
Planck’ın ortaya koyduğu yasa aynı zamanda enerji için şöyle bir denklem ortaya koyuyordu:
46345111_eq3png
E=ışığın enerjisi
n=ışığı oluşturan kuantaların sayısı
h=Planck Sabiti
υ=ışığın frekansı
Bu denklem her ne kadar ışığın doğasına dair o güne dek bilinen dalga yapısına aykırı bir sonuç çıkarsa da pek önemsenmedi. Ne var ki 1905 yılında Albert Einstein, Max Planck’ın Kara Cisim Işınımı Yasası’nı kullanarak Fotoelektrik Etki’yi açıklayabildi. Fotoelektrik Etki, ince metal yüzeye tutulan ışığın metal yüzeyden elektronları sökmesine denir. Bu fenomende şiddeti arttırılan ışık beklenenin aksine her durumda elektron sökmüyordu. Bunun yanı sıra belli bir frekans değerinin altında ışık, şiddeti ne kadar fazla olursa olsun hiç elektron sökemiyordu. Einstein’a göre ışığın belli frekans altında hiç elektron sökememesi ışığı oluşturan enerji paketçiklerinin elektronu sökecek kadar enerjisi olmadığı içindi. Bu nedenle elektronları sökecek frekansta ışık yok ise, ışık şiddeti (paketçik sayısı) ne kadar artırılırsa artırılsın metalden elektron sökülemez. Einstein bu keşfi ile 1921 yılında Nobel Ödülü aldı (herkes Genel Görelilik Teorisi’nden ödülü almasını bekliyordu ama Nobel Komisyonu bu kuramı ‘fazla teorik’ bulmuştu). İlerleyen dönemlerde Compton Saçılması gibi olguların ışığın parçacıklı yapısı ile açıklanabildiği görülünce, ışığın parçacık yapısı olduğu genel bilim camiasında kabul gördü.
De Broglie, doktora tezinde dalga-parçacık doğasının sadece ışığın değil, maddenin de doğası olduğunu söyledi. Hatta elektronun dalga boyunu hesapladı (zira o zamanlar bilinen en küçük kütleli parçacıktı). Bu hipotez pek çok kez test edildi ve onaylandı. Ancak bunun ne anlama geldiği hala bir muamma. Örneğin Kuantum Fiziği’nin kurucularından Niels Bohr, kuantum dünyasında nesnelerin ne parçacık ne de dalga gibi ele alınması gerektiğini söyledi. Bazı deneyler yapıldığında dalga davranışı, başka deneyler yapıldığında ise parçacık davranışı gözlemlersiniz. Sonuç olarak ışığın ve maddenin doğası hala gizemini koruyor. Bunu çözmek ise Kuantum Fiziği’nin ne demek olduğunu daha iyi anlamaktan geçiyor.
Işık, Esir ve Görelilik
İlk zamanlarda, teleskoplarla bakılınca, Galileo’nun keşfettiği Jüpiter’in 4 ayının (Galileo Aylarının) Newton’un Kütleçekim Yasaları gereğince hareket etmedikleri, biraz daha farklı şekilde hareket ettikleri görüldü. Danimarkalı astronom Ole Rømer (MS 1644-1710) 1676 yılında bunun sebebini, ışığın anlık olarak bize ulaşmadığını ve ışığın sonlu bir hıza sahip olduğunu söyleyerek açıkladı.
Bilim insanları ışığın dalga olduğunu kabul ettikten sonra bir ortam içerisinde yayılması gerektiğini düşündüler ve bu varsayımsal maddeye esir (ether) adını verdiler. Euler, bu madde için şöyle der: “Ses için hava ne ise ışık için esir odur.” Faraday, elektrik ve manyetik alanların olduğunu ve birbirini etkilediğini gösterdiği zaman esire ihtiyaç kalmadığını düşünmüştü. Fakat James Clerk Maxwell, elektromanyetizma yasalarını çözerken “ışık hızı” nı elde ettiğinde “Hangi gözlemci?” sorusunu akla getirmişti ve Maxwell’in kendisi de dahil bilim insanları bu soruya “esire göre” cevabını vermişlerdi. Maxwell ayrıca Dünya’nın esire göre olan hızını nasıl ölçebileceğimizi de göstermişti: Dünya’nın dönme eksenine 450 açı yapan “bölücü” bir ayna konularak ışık ikiye bölünür. Bölünen ışıklardan biri Dünya’nın döndüğü eksene doğru, diğeri ise bu eksene dik bir şekilde yol alır. Her iki yola da bu aynalardan eşit uzaklıkta aynalar konur ve böylece her iki ışık belli bir süre boyunca iki ayna arasında çarptırılır. En sonunda iki ışığı bir araya getirdiğimizde elde edeceğimiz girişim örüntüsüyle Dünya’nın esire göre olan hızını hesaplayabiliriz.
Ancak Michelson ve Morley bu deneyi yaptığı zaman bir girişim örüntüsü elde etmediler: Işık, kaynağından bağımsız hareket ediyormuş gibi görünüyordu. Hendrik A. Lorentz esire göre hareket eden cisimlerin kısaldığına (daha sonra Lorentz Kısalması olarak bilinecekti) dair bir makale yazmıştı, bu da Michelson-Morley deneyinde ışığın aynı hızda hareket etmesini açıklıyordu. Bazı bilim insanları ise esirin Dünya ile beraber hareket ettiğini ve bu yüzden ışık huzmelerinin hızlarının aynı çıktığını düşündüler.
Albert Einstein, 1905’te yayınladığı “On the Electrodynamics of Moving Bodies (Hareket Eden Nesnelerin Elektrodinamiği Üzerine)” başlıklı makalesinde “esir” kavramına ihtiyaç olmadan her şeyin açıklanabileceğini gösterdi. Einstein bu kuramını (daha sonra Özel Görelilik Teorisi olarak bilinecekti) ortaya atmak için sadece iki postülat (varsayım) ele aldı. Postülatlardan ilki her gözlemci için fizik yasalarının aynı olduğu idi, bu nedenle mutlak bir referans sistemi yoktu. Bunu daha iyi anlamak için belli bir yönde belli bir hızda yol alan başka birini hayal edin. Sizin gözlem çerçevenize göre siz durağansınızdır ve o kişi hareket eder. Ancak o kişinin gözlem çerçevesine göre o kişi durağandır fakat siz zıt yöne doğru aynı hızda yol alıyorsunuzdur. Her ikinizin de gözlem çerçevesi diğerininki kadar doğrudur çünkü “mutlak” bir gözlem çerçevesi yoktur.
İkinci postülat ise ışık hızının boşluktaki değerinin her gözlemci için aynı olduğudur. Bu değer kabaca
46420440_eq4png
şeklinde gösterilebilir. Örneğin elinizde bir fener tuttuğunuzu düşünün ve fenerden çıkan ışığın hızını c (ışık hızı) olarak ölçün. Diyelim ki bir arkadaşınız feneri tuttuğunuz yöne doğru v (arkadaşınızın hızı) hızıyla koşsun. Günlük hayattan elde ettiğimiz tecrübelerimiz ve Galileo’cu Görelilik İlkesi’ne göre arkadaşınızın, fenerden çıkan ışığın hızı için c-v demesi gerekir. Halbuki deneyler göstermiştir ki arkadaşınız fenerin hızını ölçmeye kalktığında yine c olarak ölçer. Fizik yasalarının her gözlemci için aynı olduğunu ve ışık hızının her gözlemci için sabit olduğunu postülat olarak alan Özel Görelilik Teorisi’ne göre kütleli bir nesnenin ışık hızına çıkabilmesi sonsuz enerji ve sonsuz momentum gerektirir ki bu da kütleli bir nesne için ışık hızına çıkmayı imkansız yapar. Bunun yanı sıra nedenselliğin (causality) hız limiti de ışık hızıdır, yani bir olayın başka bir olayı etkileyebilmesi için olayların gerçekleşmesi için gereken minimum zaman iki olayın konumları arasında ışığın (boşluktaki hızıyla) yol alması için gereken zamandır.
Özel Görelilik Teorisi esire olan ihtiyacı ortadan kaldırmakla kalmayıp zamanın hareket eden gözlemci için daha yavaş aktığı ve kütlenin de bir tür enerji (cismin durağan enerjisi) olduğu gibi sonuçları da beraberinde getirdi.  Bu kuramın öngörüleri pek çok kez test edildi ve hepsinden başarıyla geçti.
Işık Hızı ve Işığın Hızı
Aklınıza şöyle bir soru takılmış olabilir: “Işık hızı hava, su gibi ortamlarda yavaşlıyorsa bu ne demek oluyor?” Bunun cevabına geçmeden önce bu kesinlikle hız limitinin ortama göre (ortamdaki ışığın hızına göre) değiştiği anlamına gelmez. Böyle bir sorunun akla gelmesinin sebebi ışık hızının, ışık ile alakalı olduğu düşünülmesidir. Evrenin hız limiti olan ve her gözlemci için sabit olan ışık hızı, ışığın boşluktaki (vakum) hızıdır ve bunun dışında ışık ile herhangi bir bağlantısı yoktur. Bunun yanı sıra aslında ışık, maddesel ortamda etkileşime girdiği için daha uzun yol kateder. Bunu daha iyi anlamak için bir sokağın başından sonuna doğru gittiğinizi düşünün, bunun için sokağın başından sonuna kadar düz gitmeniz yeterlidir ancak yolun kapalı olduğunu hayal edin, bu sefer başka yollardan geçerek sokağın sonuna ulaşmanız gerekecek. İşte yolu kapatan engeller gibi ışığın madde ile etkileşmeside ışığın daha uzun sürede hedefine varmasına sebep olur. Görelilik’teki sabite “ışık hızı” denmesinin sebebi ışığın boşlukta bu hızla yol almasıdır. Ancak örneğin kuramsal olarak kabul edilen fakat deneysel olarak gözlemlenmemiş gravitonlar da kütlesiz olmaları sebebiyle ışık hızında giderler.
Işık Hızı ve Evrenin Genişlemesi
Evren ilk zamanlarında ışık hızından çok daha hızlı genişliyordu ancak bir süre sonra yavaşladı ve tekrar hızlanmaya başladı. Bu hızlanma halen devam ediyor ve bir gün evrenin yine ışık hızından hızlı genişlemeye başlayacağı düşünülüyor. İlk başta bunun Özel Görelilik’in ışık hızının evrenin limit hızı olması ilkesi ile çeliştiğini düşünebilirsiniz. Ancak burada herhangi bir çelişki yoktur çünkü Özel Görelilik Teorisi’ne göre hiçbir cisim “uzayda” ışık hızından daha hızlı gidemez. Burada uzayda kısmı çok önemlidir çünkü bu ilkenin sadece uzayda hareket eden cisimleri kapsadığını gösterir. Evrenin genişlemesinde ise genişleyen şey uzayın kendisidir ve bu genişleme için herhangi bir üst limit söz konusu değildir.
Neden Işık Hızı?
Evrenin hız limitinin ışık hızı olduğunu kabul ettik ama neden ışık hızı? Yani neden evrenimizdeki yasalar herhangi bir hızı değil de,
46420440_eq4png1
değerini üst limit olarak kabul ediyor?
Bu soruya verilecek en kısa cevaplardan biri “çünkü evren bu şekilde işliyor” olur fakat bu pek doyurucu bir cevap olmaz. Başka bir cevap ise “çünkü elektrik ve manyetik alanlar bu hızda değişen dalgalar yaratıyorlar” olabilir fakat bu seferde “neden elektromanyetik dalgalar bu hızda yayılır?” sorusu ile karşı karşıya kalırız. Bu soruya verilecebilecek en doyurucu cevabın “Çünkü ışık hızı uzay-zamandaki tek hızdır.” olduğunu düşünüyorum.
Hiçbir nesnenin uzayda ışık hızını geçemeyeceğini söylemiştik ancak uzayın yanında zamanı da ele alırsak bütün nesneler ışık hızında hareket ederler. Bir nesnenin uzaydaki hızını, uzayda gittiği yolu koordinat zamanına bölerek buluruz.
46530165_eq6png
Ancak bir nesnenin uzay-zamandaki hızını ölçmek için ise uzay-zamanda gittiği yolu gerçek zamana (proper time) bölerek buluruz.
46555650_eq7png
Bu işlemi yaptığımızda nesnenin uzay-zamandaki hızını daima (kütleli olsun veya olmasın) ışık hızı olarak buluruz. Bu denklemi anlarsak neden hızlandıkça cisimler için zamanın daha yavaş geçtiğini anlayabiliriz. Çünkü cisim uzaydaki hızını arttırdıkça zamandaki hızı azalır (ki toplamda hızı, ışık hızı olabilsin) ve uzayda hiç hareket etmediği zaman ise zamanda ışık hızında yolculuk eder. Aynı zamanda, uzayda ışık hızında giden nesnelerin (mesela fotonlar) neden zamanda hareket etmediğini de daha iyi anlamış oluruz.
Işık ve QED
QED (Quantum Electrodynamics) veya Türkçe ismiyle KED (Kuantum Elektrodinamiği) ışık ve madde arasındaki ilişkiyi açıklayan kuantum alan kuramıdır. Bu kurama göre elektromanyetik etkileşimler foton alışverişi ile olur. Örneğin, iki elektrondan biri diğerine foton gönderir ve diğer elektron fotonu soğurduğu (absorb) zaman momentumu değişir ve diğer tarafa doğru gitmeye başlar, böylece ortaya “elektromanyetik kuvvet” dediğimiz şey ortaya çıkar.
QED’in gösterdiği başka bir şeyse, zamanda geriye giden bir elektron ile zamanda ileriye giden bir pozitronun eş değer olmasıdır. Foton yüksüz olduğu için zamanda ileri giden bir foton ile zamanda geriye giden bir foton arasında fark yoktur (ki foton ışık hızında gitmesi dolayısıyla onun için zaman kavramı olmadığını da düşünürsek bunu daha iyi anlayabiliriz). Bu nedenle bir elektron diğer elektrona foton gönderip onun momentumunu değiştirdiği zaman, aslında diğer elektronun “geçmişe” foton gönderip öbür elektronun momentumunu değiştirdiğini söyleyebiliriz. Sonuç olarak her iki elektronun da momentumu değişmiş olur.
Işık Hızını Aşmanın Yolları
Bu başlık altında pek çok insanın aklına gelen ışık hızını aşmak için geliştirdiği düşünce deneyleri yer alıyor. Ancak hepsinin de nerede hata yaptığı teker teker belirtiliyor.
1. Lazer ve Ay

Işık hızını evinizin arka bahçesinde bir lazer ile aşabilirsiniz. Elinize bir lazer alın ve aya doğru tutun. Lazerin noktasını ayın görünen yüzünün uç noktasından başka bir uç noktasına saniyenin 100’de 1’i bir zamanda getirirseniz (ki bunu elinizle yapmak hiçte zor değil) lazerin noktası ışık hızından çok daha hızlı hareket etmiş gibi görünür. Bunu daha iyi hayal etmek için ayın yüzeyinde lazerin noktasının olduğu yerde bir ışın cihazının olduğunu hayal edin. Dünya’daki kişi elindeki lazeri hareket ettirmeye başladığında sizin de ışın cihazınız lazer noktası ile aynı yönde ışın yollamaya başlasın. İlginç bir şekilde, lazer noktasının ışından çok daha önce o noktaya vardığını görürdünüz.

Buradaki hata lazer noktasını “hareket eden şey” gibi algılamamız. Halbuki hareket eden şeyler lazer cihazından çıkan fotonlardır. Bu fotonlar bir engele çarptıklarında orada nokta oluştururlar. Eğer cihazı başka yöne döndürürsek fotonlar o yöne doğru hareket edip oradaki bir engele çarparlar. Üstte yazdığımız deneyde de bu geçerlidir. Lazer noktasını ayın bir ucundan öbürüne götürdüğümüzde ayın bir ucuna foton göndermek yerine diğer ucuna göndererek orada nokta oluştururuz. Bu nedenle ışık hızının aşılması söz konusu değildir.
49556185_maxresdefault-10jpg
2. Sopa ve Ay

Bir önceki deneyi biraz daha değiştirelim. Bu sefer lazer cihazı yerine Ay’a kadar uzanan ve taşıyabileceğimiz ağırlıkta olan bir sopa hayal edelim. Dünya üzerinde sopayı tutalım ve sopanın diğer ucunda, Ay’da başka biri olsun. Sopayı ona doğru ittirerek ona mesaj iletebiliriz. Mesela “Evet” için ileri, “Hayır” için geri çekebiliriz. Hatta bunu daha da ileri götürerek ikili (binary) kod ile istediğimiz her türlü mesajı iletebiliriz. Bu anlamda mesajlarımızı Ay’daki kişi anlık olarak algılayacağı için ışıktan daha hızlı mesaj iletmiş oluruz.

Bu deneydeki düşünce hatası sopanın bir ucunu ittirdiğimiz zaman diğer ucununda anlık olarak ileri gideceğidir. Halbuki bu, ses hızında gerçekleşir. Bunun nedenini anlamak için sopayı ve elimizi atomlar bütünü gibi düşünün. Biz sopayı ittirmek için elimizi ileri götürdüğümüzde elimizdeki atomların elektronları sopanın atomlarındaki elektronlara çok yaklaştığı için sopanın ucundaki atomlar ileri gider. Bu atomlar sopanın diğer atomlarını, onlarda diğer atomları ittirerek en sonunda sopanın ucuna kadar ilerler. Bu nedenle ışık hızından hızlı bilgi iletmemiş oluruz.

49594191_climbinguptothemoonb
3. Uzayda Dönen Nesne
 

Şimdi bir nesne hayal edin, uzayda kendi etrafında dönüyor. Bu nesneden çıkan iki boru şeklinde kol olduğunu hayal edelim. Klasik fizikten de bildiğimize göre dönen bir cismin çizgisel hızı, o cisim üzerinde aldığımız noktanın dönme merkezine uzaklığı ile doğru orantılıdır. O halde nesnenin kollarını öyle bir uzatalım ki kolların uçları ışık hızına ulaşsın. Teorik olarak, bu kolları daha da uzatırsak kolların ışık hızından daha hızlı dönmesi gerekir.

Bu argüman iki şekilde hatalıdır. İlk olarak cisim döndükçe açısal momentumu artar ve momentumu ışık hızı olacak şekilde arttırmamız için sonsuz enerji uygulamamız gerekir. İkinci olarak klasik fizikte bir cismi döndürdüğümüzde, o nesne üzerinde her noktanın açısal hızının aynı olduğunu varsayarız. Ancak yukarıdaki örnekte de verdiğim üzere, nesnenin herhangi bir yerine kuvvet uygulamamız nesnenin diğer yerlerine ses hızında iletilir. Bu nedenle dönen nesnenin kollarının uç kısımları ışık hızına veya daha hızlı bir hıza ulaşamaz.