Category Archives: Hikaye

Ariane ile Sonsuzluğun Kralı!..

Standard

ariadne-naxos-2

Ariane, kıyılarında dalgaların kudurduğu, Naksos adasında yaşıyordu… Aşktan nasibini alamamış kederli kız Ariane, sevgilisi Theseus tarafından terkedilmişti. Bu acıyla ağlayıp sızlıyor, Theseus’a beddualar ediyordu.

Bazen kıyıda kumlar üzerine uzanıyor, kumları gözyaşları ile ıslatıyordu. Bazen de denize hakim yüksek bir kayaya çıkıyor ve Theseus’u götüren mavi geminin uzaklarda kayboluşunu tahayyül ederek, ayrılık gününü içi yanarak anıyor ve bağırıyordu:

– Theseus! Duygusuz, taş gibi bir yüreğin var! Seni hangi dişi aslan dünyaya getirdi? Senin yanında ne kadar mesuttum. Her şeye boyun eğen bir köle gibi sana hizmet etmedim mi? Senin yorgun ayaklarını yıkayan ben değil miydim? Yatağının üzerine erguvan renkli örtüyü kim yayıyordu? Beni bu ıssız adada bırakıp gideceğine, babamın evine götürseydin. Bundan sonra ben ne yapabilirim? Benim kederimi kim dağıtacak, bana kim ümit ve teselli getirecek? Kıyılarında azgın dalgaların gürültüler çıkararak parçalandığı bu adada ben nasıl yaşayabilirim? Derin ve korkunç deniz beni babamdan ve tanıdıklarımdan ayırıyor. Hayatımın ilkbaharında, bu kayalık, ıssız adada terk edilmiş bir halde ölecek miyim?

Bir gün, gönlünde sayısız kederlerin dolup taştığı güzel saçlı bakire, bitkin bir halde kıyıya uzanmış ve kendinden geçmişti. İşte tam bu sırada rüzgarda uçuşan sarı saçları ile esrarengiz bir delikanlı, Naksos adasına çıktı. Karaya ayağını basar basmaz, bu ıssız adanın güzel kızı genç Ariane’i uyur vaziyette gördü.

Esrarengiz delikanlı, sonsuzluğun ve yalnızlığın kralı idi. Uzayın uzanıp giden boş sessizliğine hükmediyordu. Bütün bunlara rağmen yaşamdan mesut olmasını biliyordu. Genç kralın gönüllerden kederi kovan, muzdariplere neşe ve teselli getiren bir tabiatı vardı. Güzel Ariane’e baktığında kalbi heyecanla çarptı, iri gözleri ile onun uyuyuşunu, bu güzel manzarayı doya doya seyretti… Zavallı Ariane bir kayanın oyuğuna uzanmıştı. Uzun saçlı başını sol kolunun üstüne koymuş, sağ kolu da ilahi çehresinin parlak ve tatlı güzelliğini çerçeveliyordu. Uyandığında genç kral ona yaklaştı:

– Güzel peri kızı, dedi. Sen şanlı bir kralın sevgilisi olmayı hak etmeden evvel Theseus’un ümitsiz aşığı idin. İlkbaharın neşesiyle canlanmadan önce kış soğuğu ile uzun zaman uyumuştun.

Böyle söylerken Kral, elindeki tacı, hoşuna giden bu güzel kızın dalgalanan saçları üzerine koydu fakat bu parlak taç, Ariane’in alnına dokunur dokunmaz; uzadı, göklere kadar yükseldi. Üzerinde bulunan kıymetli taşların, cevherlerin her biri, gökyüzünde birer yıldız oldu. Kralın kraliçesini bulmasının ve birleşmelerinin hatırasını ebedi olarak saklamak için bu yıldızlar, gökyüzünde asılı kaldırlar. Artık Genç kralın sonsuzluğu ve uzayın karanlığı yıldızlarla şenlenmişti. Ariane’in iffeti, yalnızlığı ve kalbinin hüznü ona günün birinde sonsuz mutluluğu getirmişti.

Bunun içindir ki yıldızlar, binlerce yıldır onlara bakmasını bilen mutlu insanlara göz kırparlar…

delacroix_2

Yunan Mitolojisi’nden.

Hangisiyle¿!..

Standard

s-50a107fcf78b1af0618727069339f842fe66b865

Genç bir erkeğin 4 tane sevgilisi vardı fakat hangisiyle evleneceğine karar veremiyordu. En sonunda bunları testten geçirmeye karar verdi. Her birine 1000$ verdi ve gidin bunları dilediğiniz gibi harcayın dedi. 1.kız 1000 dolarla gidip en lüks kıyafetleri alıp giyinip süslenip geldi ve erkeğe sana güzel görünmek için verdiğin parayla kıyafetler aldım dedi. 2.kız 1000 dolarla gidip erkeğin tuttuğu takımın maçına 2 tane kombine bilet alıp geri kalanıylada erkeğe hediyeler aldı ve gelip erkeğe seni mutlu edecek şeylerde harcadım dedi. 3.kız ise aldığı 1000 dolarla yatırım yapıp parayı çoğaltarak gelip erkeğe geleceğimiz için yatırımlar yaptım diyerek erkeğe yaptığı yatırımları anlattı. 4.kız ise aldığı 1000 bin doları fakirlere harcayıp karınlarını doyurduğu için gelip erkeğe yaptıgı iyilikleri anlattı. bu olaylar karşısında erkek durup düşündü. Hepsinin de kendisinin mutluluğu için harcadıklarına karar verdi ve bunların içinden birini seçmek zorunda olduğu için en sonunda büyük memeli olanıyla evlenmeye karar verdi. 🙂

Bir masaldır yaşamak…

Standard

modern-zamanlarda-ac59fk

Nice ejderhaların ateş püskürten nefesleri altında soluk alıp veririz doğumdan ölüme kadar. Nice uzak diyarlarda kayboluruz, nice tek gözlü devlerin önünde tir tir titrer yüreğimiz. Bütün canavarların, bütüncadıların, bütün kötü kalpli büyücülerin maske yakmış yüzüne gülümseriz. Bizden öncekilerden alıp sonramıza bırakırız bu acı, hüzün, ayrılık dolu hayat şarkısını. Tilkilere şarkı söylerken dilimizdekilerden çok yüreğimizdekileri düşünürüz.
Her şeye rağmen, bir masaldır yaşamak.

Kötülerin galip geldiği anda bir aşk dokunur yüreğimize. Ekmek kırıklarının kaybettirdiği yolumuzu kalbimiz bir deniz feneri olup gösterir bize. Hiçbir tabircinin, hiçbir yorumcunun, hiçbir yazarın yüreğimizdeki en ufak bir karşılığına bile yorumlayamayacağı eski zaman rüyasıdır aşk. Eskidir çünkü yeni dünyadan nasiplenmemiştir. Hâlâ uzun çayırların süslediği o kırlarda uçarcasına birbirini kovalamak gibidir. Hiçbir şehrin tattıramayacağı bir haldir o. İşte bu yüzden, bir masaldır yaşamak.

Gerçeğe dönüşsün diye kurduğumuz tüm hayallerin, dinsin diye beklediğimiz hasretlerin, kavuşsun diye beklediğimiz ellerin arasındaki uçurumda uyandığımızda anlarız bunu. Tüm sorularının tek seçeneği imkansız olan cevap anahtarını göz yaşlarımızda işaretlerken biliriz ki, yaşamak bir rüya, yaşamak bir hayal, yaşamak bir masaldır.
Sonra masallarımızın prensi/prensesi gider ve bu masal biter, bu rüya sona erer. Çepeçevre sarıldığımız haydutların ardında yapayalnız kalırız. Bütün acımasız cadılar, kötü kalpli büyücüler, zalim devler aynı anda uzatır zehirli kırmızı elmalarını. Isırırız, bizi bırakıp giden prensimiz/prensesimiz için, sonsuza kadar sürecek bir uykuya dalmak istercesine. Üç elmadan ilkidir bu.      Gökten üç elma düşer, ikisi yanaklarımıza…

1979925_671334516246376_1697741517_o

Kırgınlıklar…

Standard

Kırgınlık ne ilginç bir şey. Doğası gereği insanın içinde açılmış yaralar gibi. Kimi ince, kimi derin kimi de yüzeyde…11aa

Herhangi birine kırgınlık hissettiğinde bunun ilk önce o kimseyle ilintili olduğunu düşünme hatasına düşerim ben de. Sonra sonra daha yukardan bakabildiğimde onun bu davranışının kendi değer yargılarının bir ürünü olduğunu ve kişiselleştirdiğim ölçüde kendimle ilişkilendirdiğimi görürüm. Bu bağı hiç kurmadan koparıp atmak gerek ama duygusallık denen illet çoğu zaman iş başında oluyor. Ama kırgınlık denen anlamsız duygunun insana ne kadar zarar verdiğini bilirim. Ne kadar gereksiz ve anlamsız olduğunu da… Her seferinde sınıfta kalmışlığım ise karşıdan bana bakıp gülmeye devam ediyor.

Bu kırgınlıkların karşısında her kim varsa bu insanların bazılarının beş para etmez, bazılarının değersiz bazısının da benim için ne kadar değerli olduğunu görürüm. Ve kişiselleştirdiğim konuların aslında kırılmama değmeyen, kendimi kimi zaman boş yere üzdüğüm takıntılar olduğunu da.

İçimdeki insan anlayışı da çok başka. Kirlenmemiş ve onca tecrübeye rağmen insana olan inancım da kirlenmemiş yazık ki! Bunun hala ısrarla içimde temiz kalmış olması beni bile şaşırtıyor! İnsan ile ilgili pek çok konuda pek çok şeyi derinlemesine irdelediğim için de işin içinden çıkamadığım oluyor!

Hayat, aslında herşeyin çoğu zaman anlamsızca ve içinde anlam aramaya gerek duymaksızın akıp gittiği bir nehir gibi! Ya da meseleleri kendinle özdeşleştirmediğin ve içinde büyütüp küçültmediğinde aslında herşeyin kendi halinde ve olduğu kadarıyla var olmakta olduğunu görürsün. Karşıda her nerede, hangi resmin içinde veya hangi anlam kargaşasında kaldıysan o çerçeveden bakmakta ve o sınırlı bakışa kısılıp kalmış olma durumunda olduğundur gerçek! Karşıdaki eksiklik, sınırlılık, kargaşa ile bağlantı kurup birtakım beklentiler yaratarak onunla özdeşleşme durumundasındır. Ve bu eksiklik kendinin de eksik olduğunu düşünmeye zorlar seni. Evet birde bakmışsın buna inanmaya başlamışsın. Etiket senin etiketin oluvermiş! Bu bu kadar basit ama basitlik bunu anlamaya yetmiyor işte kimi zaman. Gerçek deneyimlerle karşılaşıldığında, sözümona bildiklerin bir kenara çekiliveriyor ve yalnız bırakıyorlar seni.

Tabii, karşıdakini ‘adam yerine koyma’ meselesi de var. Sanki karşıdaki tam da sen eksiksin gibi ironik bir yanlış algılayış durumuna giriyor insan.Karşıdaki adam mı da adam muamelesi yapıyorum. İşte burda kendi kendime gülmem gerekiyor. Neyi ciddiye alıyorum,kimi ciddiye alıyorum ki! Boşuna söylememişler; ‘Ederinden fazla değer, soytarıyı kral eder!’

Bir de bu tip kırılmalarda insanın şeyleri önemseme zincirinde birtakım aksaklıklar olduğu da doğrudur ve bu karşıdaki ile değil insanın kendisiyle çözmesi gereken bir durumdur kanımca.

Yine de hala bu kırgınlıkların içimi acıttığını ve dersimi bu konuda tamamlayamadığımı görüyorum. Kendi adıma bunda kesinlikle kurtulmak istediğimi de..

Anlamsız ve gereksiz bir yükü, kimilerinin yükünü taşımanın ne manası var ki! Kendi kendime sürekli söylediğim birşey bu; ‘insanlara darılma, kırılma, farkındalıkları o kadar.’

Yük yüktür ve bırakılması gerekir. Bu durumların geride bırakılmaları gerekir.

Ve de öyledir.

Gelecek..!

Standard

self-worship

Gelecekle ilgili inancımız, olacakları bilemeyeceğimizi düşündüğümüz için bilinmez bir gizem gibi algıladığımız bir gelecek anlayışı doğurdu. Bu bakış ise yaşamın sadeliğini,anlamını karmaşıklaştıran en büyük engellerden biri!

Neden mi?… Yaşamınızın herhangi bir noktasında durun. İster geçmişte bir anda, ister şimdi bulunduğunuz yer ve zamanda içimize dönüp bakmak ama gerçekten hissettiklerinin farkında olan biri gibi bakmak insan hayatının şimdiki anının geçmiş hayatının bir sonucu olduğunu bütün yalınlığıyla görmesine yetecektir! Şimdi, bu okuduğunuz şey kolay gibi geliyor. Hayır hiç değil. İnsan okuduklarını anladığını ya da herhangi bir konuda birşey bildiğini sanarken bile o bilginin yüzeyde kaldığının ne kadar az farkında!


arachnesh1
Gelecek denilen şey hal böyle olunca ”yok”. Kendini tekrar eden kalıplar var çünkü. İçinde hissettiğin ne ise o senin kaderini her an biçimliyor ve tıpkı bir örümcek ağı gibi onu her an örmeye devam ediyor. Hiç yorulmuyor, durmuyor..

Yaşam, şu ana kadar yaptıklarının, hissettiklerinin, söyleyemediklerinin, söylediklerinin, her an aldığın nefesin içine kaydettiği şeylerdir. Yaşamın sadece ve sadece bu. Gelecekte olacak olan her şeyi şimdiye dek yaptıklarının, söylediklerinin, söyleyemediklerinin sende bıraktığı izler belirliyor. O izler yeni bir şey yaratmanı sağlayabilir de engel de olabilirler. İçinde biriken izler belirliyor herşeyi. Olacak olanı şekillendiriyor! Bu anlamda ise gizemli bir gelecek yok. Hiç olmadı ve hiç olmayacak..

Sendeki izler.. İçinde hissettiklerin.. Dönüp dolaşıp geleceğin yer orasıdır. Orası senin geleceğindir.

Gitme Zamanı Geldiğinde!

Standard

6890

Olmamış olan’ın olma olasılığına açılan kapılar, günlük yaşamın eşgalinden içimizdeki evrene uzanan etkiler… Bilinenden bilinmeyene, bilinmeyenden bilinene yolculuklar… İki ayrı evren arasında gidip gelen alışveriş; yaşam.

‘Yeryüzü ölümsüzdür, gökyüzü sonsuz’ demiş evrenin kadim dili. Her şey değişir. Değişir ve fakat biz bu değişime ölüm demişiz bir kere. Adı soğuk, kendisi bilinmez! Hakkında yaşarken hiç düşünülmeyen, o son nefes geldiği anda büyük bir panikle karşılanan geçiş!

tumblr_static_tumblr_static_filename_640

Uyumak, uyanmak ile uyumak ve uyanamamak arasında yaşam ve ölüme açılan büyük kapılar bir gün gelir de birbirleriyle sözleşiverirler; yaşama kapanan kapı ölüme açılır, ölüme kapanan yaşama…

İnsanın kendini bir gün gelip de diğer tarafa geçeceğine hazırlaması meselesi, hayata karşı kabulleniş ile dolu olmayan benliklerimizi, ölüme karşı bir kabul ile doldurabilir mi! Zor…

Bugün sabah uyandım ve uyanamamanın nasıl olduğu üzerine düşündüm. Kendimizi tanımladığımız sınırlar, sahip olduğumuz her şey sözleşmiş gibi bir anda sonlanıyor. Etrafımızda bir bağ bile bağlı olduğumuz ve birbirimizi görmeye devam ettiğimiz, bir bağ ile bağlı olup birbirimizi görmeye devam etmediğimiz insanlar ve elbette ki varoluşun zinciri ile bağlı olduğumuz tüm yaşam hepsi birden geride kalıyor! İçinde anlam bulduğumuz, bulamadığımız her şey, yaşarken ifade edemediklerimiz, edebildiklerimiz, kırgınlıklar, sevinçler, keder ve hüzünler, velhasıl kelam tüm ayrıntılar bir bir dağılıyor. Bir sis perdesi bedeni ruhtan ayırıyor; bu büyük bir ayrılış! İnsan, kendi olarak bildiği her şeyi geride bırakırken bedenini, canını da bırakmak zorunda. Ve artık alacak bir nefes yok!

Birden korkulacak bir şey olmadığını hissettim. Belki de ölüm güzel bir şeydir. Bu kadar özgür hissetmek. Ve muazzam bir bırakışla; aniden ve bütünüyle!

Bu muazzam deneyime hazır olmak belki de hiç mümkün değildir ama ondan korkmak yerine, onu büyük bir keder olarak görmek yerine başka türlü karşılamak neden mümkün olmasın! O geri dönüşü olmayan yolculuğa korkmadan ve büyük bir kabullenişle o zaman geldiğinde hazır olmak! Hazır olmadan hazır olmak! O sana verilecek bir tek nefes kalmayınca ki ana dek! Nefesi dilenemezsin ki! Onurlu olmak gerek. Bir nefes daha yoksa yola devam edeceksin; o bildik yaşamın olmadığı rüzgarlı vadiye…

Yaşarken… Etrafımızda ölen insanları duyarız. Mezarlıkların önünden geçeriz. Algımıza dokunan bu etkiler o an yaşadığımız farkındalığı ne kadar yükseltebilmekteler! Hayatımızı kendimize daha çok saygı duyacak şekilde sürdürebiliyor muyuz yoksa içimizden gelmeyen bir yaşamı sürüklemeye devam mı ediyoruz?

Her insanın bir zamanı var. Yaşamak güzel, ölmek de neden güzel olmasın! Yaşam varsa ölüm neden olmasın!
ayas

‘ey gönül bakma cihane
gün gelir seyran gider.

gafil olma bir nefes
dost gider, düşman gider.

çağrılır kabre girersin,
bu kafesten can gider! ‘

Kayboldum!

Standard

1alycck_cangil

Yavaş yavaş yürüdüm uzunca bir süre. İzlediğim patika yol, beni cangılın derinliklerine doğru götürüyor. Bazen evlere yakın yerlerde, birkaç insan bir görünüp bir kayboluyor. Orman çok güzel, kimi yerler el değmemiş gibi, sarmaşıklar birbirinin içine dolanmış, ağaçlara dolanmış, ağaç olmuşlar. Kalın gövdeli ağaçlar gökyüzüne doğru uzanıyor, bazı yerlerde gökyüzü görünmüyor bile.Yeşilin farklı tonları, ara ara ışık oyunlarıyla kendini gösteriyor. Bazen durup etrafı hissediyorum; hem ıssız hem nefes kesecek kadar güzel…

Derken Min’le geldiğimiz vakit, yanında kocaman bir manda gördüğüm evin önünde buldum kendimi. Sevindim, demek ki doğru yoldayım dedim kendi kendime. Kucağında bir çocuk taşıyan çıplak ayaklı bir kız beni aniden karşısında görünce önce şaşırdı, sonra da fotoğrafını çekmem için bana poz verdi. Hemen yanında kuzular vardı. Bu evi ilk gördüğümde çok sevimli bulmuştum, manda ve kuzular da bu sevimliliğin ayrılmaz parçalarıydı. Yerli kızla karşılaşmak da hediyesi oldu…03022010_171-oly-720x320

Patika yolu devam ettim, içimden çıplak ayakla yürümek geçti ama, bu gecikmeme neden olur diye vazgeçtim. Aklım Min’le izlediğimiz yolu düşünedursun, önüme çıkan minik yol ayrımları tereddüte düşmeme neden oluyordu. Bir ara dönüp dolaşıp aynı evin yanına çıkınca iyice afalladım. Farklı sapağı deneyerek devam ettiğim yolu bir süre izlediğimde sonradan kaybolduğumu anlayacaktım. Kaybolduğuma inanmak uzun zamanımı aldı, mutlaka ve mutlaka evi bulacağıma olan inancım, verdiğim sözü tutma nedenim üzerinde baskı yaratıyordu. Etrafta yönümü soracak kimseler de yoktu. Hem neyi, nasıl soracağımı da bilmiyordum. Yine de gözlerim birilerini aradı. Yol biraz genişleyince biraz umutlandım, belki bir yerleşim yeri görürüm diye. Ve az ilerde yol kenarında oturan kadınları gördüm. Beni görünce hep beraber dönüp bana baktılar. Kathmandu yolunu sormaya çalıştım, anlamadılar. Kathmandu’yu birçok biçimde söyledim, yine anlamadılar. Güldüler, sadece güldüler.

doc49fu20seyahati20536

Çaresiz yola devam ettim. Endişelenmeye başlamıştım. Eğer ormandan çıkmadan hava kararırsa bu benim için iyi olmazdı, gece ormanda kalmak istemezdim. Kathmandu yoluna doğru yönümü çevirip daldım, yolu izi olmayan patikaların içine. Hızlı hareket ediyordum. Hiç tahmin etmediğim bir yerden bir çocuk çıktı önüme. Çocuğa yolu sordum. Para istedi. ‘’Tamam’’ dedim. Ve önüme düşen küçük ayaklarını takibe başladım. Asfalta çıktığımızda rahat bir nefes aldım. Ve bazen gözü karalıkla cesareti karıştıran tarafıma serzenişte bulundum. Çocuğa biraz para verdim, verdiğim parayı beğenmedi. Biraz daha verdim, yine beğenmedi. Biraz daha fazla verip yüzüne baktım kararlı kararlı. Yol kenarında yarım saate yakın bir araç geçsin diye beklerken zaten hava da kararmıştı…

Yorgun argın otele ulaştığımda hemen uzandım ve uykuya yenik düştüm. Aklımın bir köşesinde şaman kadına verdiğim sözü tutamamış olmak, cangılın içinde kaybolmaktan daha çok incitmişti beni, daha çok koymuştu. Boğazımda bir düğüm var gibiydi, sanki yutkunamıyordum…

tumblr_inline_o3ig2mv1x41th68yh_540

Bunun bir anlamı var mıydı? Şaman kadının evini neden bulamamıştım? Neden içimdeki rehber bana yardım etmemişti? Belki de zihnim onu duyamayacak kadar koşuşturma ve endişe içindeydi! Yine de değişik bir gün olmuştu ve yarın sabah soluğu Min’in yanında alacağımdan emindim, tekrar deneyecektim…