Category Archives: Hayat

Ve insan kendine teslim edildi!

Standard
narcissus-caravaggioYazının başlığını koymakla aslında bir sınır koymuş oldum. Sınırlar içinde gezinmek sınırsızlığı, özgürlüğü arzulamak, düşlemek, ulaşmaya çalışmak gibi bir çabaya itiyor insanı malum. Aslında daha şimdiden özgürlüğün yanıbaşımızda olduğunu, hep bizimle olduğunu ve onun hatırlanmaya gereksinimi olduğunu unuttuk. Ve insan kendini unuttu!
Birlikte yaşadığımız sağlıksız yapı içinde her birimiz bir parça o derin karanlığın, o acı batağının, cehaletin payından alıyoruz. Yaşam akıp giderken pek çoğumuz geride kalıyor, duraksıyor, hastalanıyor, içindeki neşeyi ve canlılığı yitiriyor…
Aşağı yerlerde, duygularda, düşüncelerde uzun süre kalanların o ortamlara ruh, beden ve zihin olarak uyumlandığı doğrudur. İnsan kocaman dünyada kendini küçücük bir alana hapseder!
Ankara’da ve İstanbul’da patlayan bombaların mimarları sivil halkı hedeflediler ve pek çok canın ölümüne neden oldular. Aslında yaşama olan öfkelerinin acısını çıkardılar. Düşünme ve yaşama özgürlüklerini bombaladılar bir bakıma. Başka canları aldılar. Onların hayatlarını çaldılar!
Bir insan bir başkasının hayatını nasıl alır? Onun bedenini nasıl bir bombayla parça parça eder? Bu nasıl bir haktır? Ve bu hakkı nasıl kendinde görür? Tüm bunlar şuurlu sorular. Şuurlu soruların cevaplarını şuursuz olanlar cevaplandıramazlar malum. Onun içindir ki herkes herkesle konuşarak anlaşamaz. Aynı dili konuşabilenlerin anlaştığı kesin bir kanı ile doğrudur. Herkes konuşuyor, herkes ama herkes konuşuyor ve insanlar birbirlerini anlamıyorlar! İnsanların birbirini anlamadığı bir dünyada yaşıyoruz. Birbirini anlayanlar aynı türden olanlar. Her tür birbirini bulur. Her insan kendi türüne doğru çekilir. Enerjinin doğası, hayatın düzeni budur!
Bu noktada insanın kendi potansiyelini görmezden gelip korku dolu bir dünya içinde kısılıp kaldığı zamanlar var. Ve bu zamanlar gönülsüz bir orda kalıştan yeteri kadar ‘çaba, konsantrasyon, sabır ve anlayış’ geliştirilmediği için gönüllü bir kalışa dönüşüyor. İnsanlar sonradan ‘canavar’ oluyorlar. Öldüren, parçalayan öfkenin içinde kalıp ‘kendileri olma’ erdemini kaybediyorlar! İnsanlık bu yüzden kaybediyor! Birbirimizden farkımız bu. O karanlığın içindeyiz hepimiz. Kendi ışığını koruyan ve yaşayanlar, bilinçli olarak yaşayanlar o karanlıktan ayrılıyor! Kendi ışıklı dünyalarını yaratıyorlar. Kendi hayatlarını doğuruyorlar!
Ankara’da ve İstanbul’da ölenlerin ardında bıraktığı acının etkisinde bu karanlığı yeniden hissettik. Her ölümde bu etkiyi yeniden hissediyoruz. Ve bu etki insanı karartıyor. Bu etkinin bir yere ulaşacağı falan yok.
Bazen kızıyorum. İnsan neden bu kadar yalnız bırakıldı! Tanrılar neden bu kadar insanı yalnız bıraktı? Neden yönetimlerde o karanlık tarafından yutulmuş ‘canavarlar’ var? Dünyayı yöneten eller neden bu kadar basiretsiz, duyarsız ve kötücül! Toplumsal kitlelerin gittiği yön neden bu kadar yanlış ve hastalıklı? Neden daha güzel bir dünyada, kendi varlığımızı yüceltmemize izin verilen bir dünyada yaşamıyoruz? Neden? Neden? Neden? NEDEN?
Bunun başka bir izahı yok. Yaptığımız her eylemin sonucunu yaşadığımız bir dünyaya salıverildik; bir gölge dünya, bir yanılsama, bir rüya…Tüm bunların gerçek kılındığı bir rüya! Karasabanlar çok, canavarlar çok, cahiller çok evet ama ışık da var, güzellik de var, neşe de, umut da var. İnsanın olduğu yerde her şey var, hepsi var! Ve maalesef bu dünyada birlikteyiz!
Yine de kızıyorum. Bunları yaşayarak öğrendik. Öğrenmeyenler için tekrar ve tekrar, tekrar ve tekrar yaşamak… Ve ruhu karanlıklarda esir kalmış insanların sebep olduğu travmanın yükünü çekmek!
Ve insan kendine teslim edildi! Tanrılar böyle uygun gördüler.
Ve insan kendine teslim edildi; kendi özgürlüğüne ve kendi sınırlarına…

Elle tutulabilir bir ‘benlik’ duygusu yok!

Standard

945818_10151983351566259_574799386_nHerkesi boyunduruk altına almaya çalışan insan despottur. Despot bir insan içsel bir derinliğe sahip olmak istemez. O, her şeye yüzeyde gördüğü şekli ile hükme varır ve vardığı o yerde ruhunu her şeye kapatarak öylece kalır.

Her dediğini ve her dilediğini yaptıran böylesi bir insan yalnızca kendine ve kendisi gibi olanlara kulak kesilir ve başka insanlara karşı sağır olur

Başka insanlara karşı sağır olan bu insan, sert bir kayaya benzer.

Siz itiraz etseniz cezalandırılırsınız, sussanız durumu idare etmiş olursunuz. Oysa herkesin doğuştan hakkı olan algılama, düşünme, reddetme, duygusunu belirtme ve özünü gerçekleştirme dediğimiz beş temel özgürlük hakkı vardır.

Daima sinirli olan, ‘ben merkezli’, kendi dediğinin ötesinde başka hiçbir görüşe ilgisi olmayan, herkesin kendisinden çekinmesini isteyen bu despot kişilik, insanı, insanları hasta eder. Hasta olan bu insanlar bulduğu imkânla ne kadar yaşayabilirse o kadar kârdır anlayışını güder ve özgürlük sınırlarının farkında bile olmaz. Hastalıklı bir bünyede yaşamak alışkanlık haline geldiğinde, bütün maharetlerimize rağmen tedavisi zor bir toplum olmaya başlarız.

Bugün kanser gibi yakamızı bırakmayan bu muazzam bunalımlı kişiliğimiz felaketlere yol açtığı gibi tehlikeli sonuçları da beraberinde getirmektedir.

Bu çok ciddi bir sorundur. Çünkü insanın özüyle hiçbir ilişkisi olmayan bu hastalıklı halimiz, despotluk kılığına bürünmüş insanların kolaylıkla yaşam ve davranışlarımıza yön vermesini gerekli kılar.

Peki bu bizim talihsizliğimiz midir?

Yani sorunlarımız despot bir kişilikle yaşamayı kabul etmediğimiz için mi ortaya çıkıyor?

Yoksa hastalıklı bir bünyede yaşıyor olmanın dayanılmaz hafifliğini bildiğimiz için mi kendimizi sorunun tam orta yerinde buluyoruz?

Hayatlarımızı daraltan, mantıklarımızı körelten, görüşlerimizi bulanıklaştıran despotluklar ve hastalıklı bünyede var olan kireçlenmiş zihinlerimiz yüzünden bugün şiddet ve öfkeyi etkileyecek her türlü araç işler hale gelmiştir.

Esneklik, bir düşünceye tahammül etme, bildiklerini bir daha gözden geçirme gibi bir alışkanlığımız yok bizim. Bizde, ‘amaç, araçları meşru kılar” sözüyle bir hareketlik söz konusudur.

Oysa ölümün ya da korkularımızın dayanılmayacak kadar acı verdiği düşüncesinin bizi mahvedeceğini ve bu gerçekliğin hayatlarımızdaki anlamsızlıklara yol açacağını biliyor olsaydık bugün şiddet ve öfke yerine başkasının düşüncesini de özümseme yoluna giderdik.

Despot olanlar, karşısında duranları sindirmeye çalışıyor, diğer bir taraftan bir başkası bundan rant elde etmek için kendi kuvvetinden yararlanıyor ve masum insanlar üzerinden kabaran bu öfke bu nedenle bir türlü bitmek bilmiyor.

Kişisel hak ve özgürlüklerimizi kullanabilmek, düşünce, fikir ve görüşlerimizi sunabilmek, kendi bilincimizle kendimizi oluşturabilmek için ‘güç’ değil, daha aydınlık, daha demokratik, daha barışçıl ve daha açık zihinlere ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.

Yasam Çemberi

Algılayış…

Standard

03_psikolojik_gercekler_beyin_th

Algım kitleniyor son zamanlarda. Kafamdaki görüntüler sabitleniyor; gözlerim aracılığıyla gördüğüm şeylerle hayallerim aynı yöne bakmaya başladı; bu tehlikeli.. Bunu biliyorum…

Üzerine düşünmeden edemedim ben de. Bir şey üzerine düşünmeye başladığımda bu kendi bilgeliğime sorduğum bir soru ile başlar. Ve ardından cevaplar net bir şekilde zihnimde beliriverirler. Bu ben de hep böyle olur. Gerçek zihnim açığa çıkar ve sıradan zihnimin düşünerek içinde debelendiği konulara açıklık getiriverir.

Algılayışın kitlendiği gibi bir cümle beliriyor zihnimde. Kitlenmenin sabitlenmekle eş olduğu bu sanrılı durum, bir ruh hali. İçinde bulunduğum çevre dikkatimi ister istemez gönüllü bir şekilde değil gönülsüz bir şekilde ona verdiğim için beni de ele geçiriyor. İsteksizlik ardından aynı yöne bakan parçaları harekete geçiriyor. Bir mecraya düşüyorum. Bu yerde iç sıkıntısı, çabalamadan akma isteğime ket vuruyor. Anlamsızlaşmaya başlayan şeyler çoğalıyor ve hiçbirşeyin elinden tutmak istemediğim bir ruh haline sokuyor beni. Ben depresyona böyle giriyorum.

Toplum, içinde bulunduğum şartlar her ne kadar kendimi dahil hissetmesem de kendi dinamiğinde dönen bu etkileşimin çarkından besleniyor. Bu beslenme benim ne bedenimi ne de ruhumu doyuruyor bunu biliyorum. Ama doyurmayan şey tüketiyor da. Tükeniyorum yavaş yavaş.

Algımın kapanmaya başladığı tehlikesiyle burun buruna kalıyorum. Onca farkındalık, onca içgörü, onca kıymetli deneyim çekiliveriyor sanki bir kenara. Ve hepsi bununla nasıl başedeceğimi merakla bekler gibi bırakıyorlar beni yalnız. İşte o noktada çabalamam gerekiyor. Kalkmak, silkinmek ve kendime gelmek için..

cybercrimeinnovations-227x400Beynim yorgunsa eğer ki insan enerjisinin %95’ini alan beyindir. En çok enerjiyi beyin tüketir. Bu da çok düşünmenin, gereksiz düşünmenin, ruha, varlığına uygun olmayan ahenksiz, akortsuz ve sana lazım olmayan, sana uygun olmayan hallerin karanlık denizinde gereksiz yere kulaç attığında olur. Kişisel algılama, incinme, gücenme, kızma, öfkelenme gibi düşük bilinç düzeylerine kendini indirgediğin bir ruh haline girmişsindir. Toplumun genel değer yargıları, gelenekler, çoğulcu bellek üzerine kurulu sanrılı inançlar, televizyon gibi dikkati dolayısıyla algılayışı bir noktada tutmaya zorlayan, onu sabitleme üzerine kurulu organlar işbaşındadır. Algılayış her an üzerine çullanan avcılar tarafından harcanmaktadır.

İnsan tüm bunların farkında olup da kişisel disiplinin sağlayamadığında işte bu tuzaklara düşer, tekrar ve tekrar yeniden düşer.

1abcde

 

 

İşte ben de böyle düşerim!

Bilimin Anlamlandırdığı, Anlamsız Bir Masal!

Standard

Goldilocks Bölgeleri ve 3 Ayı

Öyküsünden herhangi bir pratik ders çıkarılmadığından veya çocuğun aklına katı ahlaki modeller çakamayan senaryosundan ötürü olsa gerek, Türkiye’deki annelerin ilgisini pek çekmeyen çocuk masallarından biri olan Goldilocks ve Üç Ayı masalının konusu kısaca şöyledir:
Ormanda bir evde yaşayan bir ayı ailesi vardır: Anne, baba ve çocuk ayı. Anne ayı bir çorba yapar ve büyük boy, orta boy ve küçük boy tabaklara koyar. Büyük boy baba içindir. Anne orta boydan içecektir. Küçük tabak ise çocuk ayınındır. Ancak çorba çok sıcaktır. Soğuyana kadar dışarıda gezmeye karar verirler. Ayılar dışarıda gezinirken, küçük bir kız olan Goldilocks, ayıların kulübesini görür ve içeri girer. Çorbaları görür. Tatmak ister. Büyük tabaktaki çorba soğumamıştır. Orta tabakta ki de yeterince soğumamıştır. Ama küçük tabaktakinin sıcaklığı tam Goldilocks’a göredir. Goldilocks hepsini içer. Sonra ısınmak için şöminenin başına gider. Şöminenin başında üç farklı büyüklükte sandalye vardır. En küçüğüne oturur ama sandalye onu taşıyamaz ve kırılır. Tırmanabileceği sandalyelerden en büyüğüne oturmalıydım diye düşünür. En sonunda da rehavet basar ve uyumaya karar verir. Yatak odasına gider. Üç farklı boyda yatak vardır. Baba ayının yatağı en büyüktür. Sırasıyla anneninki orta boy, çocuğunki en küçük boy yataktır. Goldilocks önce büyük yatağa yatar. Yatağa elbette sığmıştır. Burada uyuyabilir. Ancak çok geniş geldiği için annenin yatağına geçer. Bu yatağa da sığar. Ancak yine de biraz geniştir. En son çocuk ayının yatağına yatar. Buna da sığmıştır. Hepsine sığabildiğini anlayan Goldilocks dilediği yatağı seçebilme şansını elde etmiştir ancak küçük yatak tam ona göredir ve küçük yatakta uyuyakalır. Ayılar eve döner. Küçük tabaktaki çorbanın içilmiş olduğunu görür. Midesi küçük biri içmiş diye düşünürler. Sonra sandalyenin kırıldığını görürler. Sandalyeyi kıracak kadar büyük biri oturmuş derler. En son olarak da yatakta yatan Goldilocks’u farkederler. Ne oluyor demeden, Goldilocks uyanır ve bu çok naif ayı ailesinin evinden kaçar.
Görüldüğü gibi, iyinin-kötünün olmadığı, herhangi ahlaki bir ders çıkarılamayan, yenilen çorbanın, kırılan sandalyenin bedelinin alınmadığı, adaletin tecelli etmediği ve Fransız filmleri gibi alakasız bir yerde biten bir çocuk masalıdır Goldilocks.
Ancak bu akıl almaz çılgın Goldilocks masalı, bilimde kendine “Goldilocks prensibi” adı altında yer bulmuştur. Öyle ki, gelişim psikolojisinde çocukların yaptığı eylemleri tanımlarken Goldilocks prensibinden faydalanılır. Bebek ve çocuklar, kendileri için ne çok kompleks ne de çok basit eylemleri seçmemektedir. Tam da kaldırabilecekleri en kompleks eylemlerle ilgilenmektedirler. Ekonomide, düşük enflasyonlu ancak vasat genişlemeli ülke ekonomilerinden Goldilocks ekonomisi olarak bahsedilir. Eczalıkta hem antagonist hem agonist etkisi (hem reseptörü bloklayıcı, hem reseptörü aktive edici) olan maddelere Goldilocks ilaçlar terimi kullanılagelmiştir.
2000’li yılların başlarında teleskopların ve gökbilimsel spektroskopinin (tayf ölçümünün) çok gelişmesiyle önemli bir interdisipliner (disiplinler arası) bilim haline gelen astrobiyoloji ise Goldilocks prensibini merkeze koyan bir bilim dalıdır. Astrobiyolojide Goldilocks prensibi ve terimi çok önemli bir yere sahiptir. Goldilocks prensibi iki ayrı konuda karşımıza çıkar: Galaksimizde ve hatta komşu galaksilerde insanlığın, öncelikli olarak besin olarak kullandığı diğer canlı türleriyle birlikte göç edebileceği, yerleşebileceği, istasyonlar kurabileceği “Yaşanabilir Bölgeler” ve dünya dışı canlılığın doğup serpilebileceği, evrimleşebileceği bölgeler. Bu iki konu birbirinden çok bağımsız olmasa da, farklı araştırma konularıdır. Ancak aynı prensibe dayanır. Aynı soruları sorar. Aynı cevapları arar:
Canlılık nedir? Nerede yeşerir? Nerede gelişebilir? Nerede yaşayabilir?
15479622_dsafs1epng
Çizimin Orijinali Açık Kaynaktır [NASA/Kepler Mission/Dana Berry]
Evrenin boyutuna nazaran tam manasıyla gözlemleyebildiğimiz evrenin boyutu çok ama çok ufaktır. Elimizde olan veriler hep bu çok ufak evren parçasından gelmektedir. Şurası bir gerçektir ki, insan ırkı evreni tanımakta henüz emekleme evresinde bile değildir. Elbette elimizdeki verileri yorumlamak da, çıkarımlar yapmak da, bu zorunlu tevazumuz nedeniyle sınırlı kalabilmektedir.
Şu anki verilerimizle ve çıkarımlarımızla Goldilocks bölgesinin yaşamın doğumu için, evrimleşebilmesi için ve hali hazırdaki yaşamın devam edebilmesi için elverişli bir yer olduğunu düşünmekteyiz. Peki bu Goldilocks bölgesi nerelerde bulunur? Yaygın mıdır? Nadir midir? Uzak mıdır? Yakın mıdır? Dediğimiz gibi, bu konuda henüz emeklemiyoruz bile.
Ancak bir Goldilocks bölgesi var ki, tahmin ettiğinizden daha da yakın.
Goldilocks Bölgesi
Yaşam için gerekli ortamın tam da gerektiği gibi bulunduğu ortama Goldilocks bölgesi denir. Hepimizin yakından tanıdığı bir adet Goldilocks bölgesi var. Çünkü içinde yaşıyoruz: Dünyanın döndüğü yörünge.
Bu yörüngede, Güneş’in ulaştırdığı sıcaklık bizim için ne yüksek, ne de alçak. Su bu bölgenin çoğu yerinde sıvı halde. Bizim bedenimizin çoğu sudan oluşuyor. Besinin hücrelere iletilmesi, atıkların vücuttan uzaklaştırılması veya seyreltilmesi, solunum yapabilmemiz hep sıvı su sayesindedir. Bizim bildiğimiz “bütün”yaşam formları temel yaşamsal fonksiyonlarını su sayesinde gerçekleştirir.
Polenleşmeyi hızlandıran hava olaylarına sahip ve zararlı ışınlardan bizi koruyan kalın bir atmosferimiz var. Üstelik bu atmosferi soluyabiliyoruz. Ancak atmosferimiz her zaman bu yoğunlukta ve bu kompozisyon da değildi. Atmosfer de değişim içindedir. Demek oluyor ki, atmosfere göre evrimleşiyoruz. Atmosfer de bize göre değişiyor. Örneğin, oksijen yüzdesinin %35’e tırmandığı Karbonifer çağında (yaklaşık 360 milyon yıl önce), gür ve yaygın ormanlar atmosferdeki karbondioksiti büyük oranda çekmiş, yerine fotosentez yan ürünü olan oksijeni vermişti. Bu canlılığın atmosferi etkilediğine dair en bariz örneklerden biri, tabii eğer günümüz sanayileşmiş insanının atmosfere inanılmaz derecede fazla karbondioksit salması örneğini saymazsak. Neticede, evrimleşmemize müsaade eden bir atmosfer çevrimi ve evrimi var.
Gezegenin yaşanabilir atmosferleri konusunda üstünde çalışabileceğimiz, ciddi olarak üzerinde konuşabileceğimiz, deneyler yapabileceğimiz bir gezegen daha var: Mars
Mars gezegeninin terraformlaştırılması, yani dünyalaştırılması, kimilerine göre uçuk ama olası, kimilerine göre bilim kurgu, kimilerine göre de üstünde düşünülmeye ve yatırım yapmaya değer bir projedir. Bu proje kısaca, Mars’a eskiden sahip olduğu düşünülen oksijenli atmosferinin çeşitli yöntemlerle geri kazandırılması olarak açıklanabilir. Atmosferine hükmedebileceğimiz bir gezegende yaşayabiliriz. Bu gezegen Mars olabilir. Başka bir gezegeni “dünyalaştırma”nın etik olup olmayacağının bile tartışıldığı, makalelerin yazıldığı günümüzde bu tip projeler gerçekten de üstünde en azından konuşmaya değer proje ve hipotezlerdir.
Atmosfere benzer veya benzemez şekilde, Dünya’mızın büyüklüğüne de ayak uydurmuşa benziyoruz. Ancak yerçekimi canlılığa ayak uydurmuyor. Daha büyük bir dünyada, canlılığın şu anki boylarına gelmesi beklenmezdi. Yer çekimi daha fazla olacağından canlıların daha kısa olacağı öngörülebilir. Daha büyük kütleli gezegenlerde, eğer varsa kan basan pompa organların yere daha yakın olması, iskeletlerinin, kas sistemlerinin yayılmış ve basık olması beklenebilir. Dünyamızdan daha büyük kütleli böylesine bir gezegene ayak basan astronotumuzun kol kasları yerçekimini yenemeyebilir. Hızla yorulabilir. Kalbin bastığı kan basıncı, yerçekimini yenemeyebilir. Beyin kansız kalabilir. Kulakları bu yerçekiminden etkilenebilir. Sağırlaşabilir. Göz mercekleri yerçekiminden etkilenebilir. Görüşü azalabilir. Bu nedenle, yerleşmek için Dünya’mızın kütlesine benzer kütleli bir gezegen bulmak, temelde, atmosferden bile daha gerekli olacaktır.
Dünyamızın eksen açısı da, ona uygun olarak evrimleştiğimiz ve asla değiştiremeyeceğimiz bir unsur. Dünyamızın eksen açısı mevsimlerin oluşumuna, böylece ekseni dik olan Merkür gibi gezegenlere veya ekseni yatay olan Uranüs gibi gezegenlere göre nispeten homojen bir ısı dağılımına neden olmaktadır. Ancak ne Merkür, ne de Uranüs Goldilocks bölgesinde olmadığı için uygun birer karşılaştırma olmayabilir. Dünyanın kendi ekseni etrafında dönüşü ise günlerin oluşmasını ve yine ısının homojen dağılmasını sağlayan bir etken. Sadece tek bir yüzünü Güneş’e dönen gezegenlerin bir tarafı kavrulurken, güneş görmeyen tarafı aşırı derecede soğuktur. Böylece Goldilocks bölgesindeki bir gezegenin eksen açısı ve gezegenin dönüşü , canlı türlerinin gelişmesini, serpilmesini ve türleşmesini dolaylı yoldan sağlamaktadır.
Yaşam için sadece Goldilocks bölgesindeki gezegenlere değil, uydulara da bakabiliriz. Büyük bir gezegenin, dünya kütlesindeki bir uydusu da yaşam için elverişli olabilir. Hatta büyük kütleli gezegen uydusunda büyük su gelgitlerine neden olacağından daha homojen bir su dağılımına neden olabilir ve yaşamın ortaya çıkmasına pozitif etkide bulunabilir.
Büyük oranda anlattığımız gibi, bilim insanları güneş sistemi dışında Goldilocks bölgesinde bulunan taşınabileceğimiz gezegenleri arıyorlar. Güneş sistemi dışındaki gezegenlere “ötegezegen (exoplanet)” adı verilir. 2016 yılı itibariyle onlarca yaşam için elverişli olduğu “düşünülen” ötegezegen bulundu. Hepsi de henüz taşınabilmemiz için çok ama çok uzaktalar. Nesiller sürecek bir yolculuktan sonra oralara varabiliriz. Bunu yapabilmemiz için henüz teknolojimiz ve bilgimiz yeterli değil. Henüz en yakın komşumuz Mars’a bile ayak basmadık.
Bu ötegezegenlerin yaşam için elverişli olduğunun düşünülmesi Goldilocks prensibi sayesindedir. Bilim insanları bu gezegenleri bir teleskop vasıtasıyla izleyemezler. En iyi gözlemledikleri sistem olan kendi güneş sistemleriyle, uzak yıldız sistemini karşılaştırarak ve analoji (benzerlik) kurarak fikir edinirler. Bu analojiye Goldilocks prensibi denir. Basitçe, uzak bir yıldızı hedef alırlar. Yıldızdan gelen elektromanyetik radyasyonun spektrumuna (buna elektromanyetik radyasyonun “gölgesi” diyebiliriz) bakarak, yıldızın içeriğini, yaşını ve kütlesini öğrendikten sonra, bilim insanları bu yıldızın hareketlerinde ve verdiği ışıkta çeşitli sapmalar tespit etmeye çalışırlar. Yıldızın radyal (dairesel) hareketlerindeki sapmalar, yıldızın etrafında gezegenlerin döndüğünü gösterir. Yıldız ile gezegen arasındaki kütle çekiminden ileri gelen bu sapmaları ölçerek etrafında dönen gezegenin kütlesi ve yıldızla arasındaki mesafesi hesaplanabilir.
Uzak yıldızın önünden bir gezegen geçerken (buna gezegen transiti denir) bu gezegen, yıldızın ışığını bir miktar kırar. Bu ışık sapmalarını bilim insanları tespit edebilir ve buradan da gezegenin çapını hesaplayabilirler. Çap ile kütlesini oranlayarak nasıl bir gezegen olduğunu anlayabilirler. Gaz gezegen ise gezegenin çapı büyük ama kütlesi az olacaktır. Dünya gibi “kaya” bir gezegense, çapı küçük olabilir ama kütlesi aynı çaptaki bir gaz gezegene göre büyük olacaktır. Bunlar elbette uzmanlık isteyen hesaplardır ama prensipte basittir.
Transit esnasında, aynı zamanda bilim insanları çok önemli bir bilgi daha edinir: Gezegenin atmosferinin içeriği. Farklı elementler ışık ile farklı etkileşimlere girer. Kimisi ışığı kırar, kimisi yanınca farklı renklerde yanar veya bizim atmosferimizde olduğu gibi ışığı saçar. Bu dalga boyu değişiklikleri spektrum üzerinde izlenerek atmosfer gazlarının yüzdeleri öğrenilebilir.
Böylece şu anda elimizde yıldızın yaşı, içeriği, kütlesi ve çapı ve gezegenin yaşı, içeriği, kütlesi, çapı ve atmosferik içeriği ile ilgili bilgiler var. Artık kendi Dünya’mız ve Güneş’imizi göz önüne alarak analojiler kurabiliriz. Gezegenin oksijene sahip bir atmosferi varsa, sıvı su bulunduracak kadar Güneş’ten uzaksa veya ona yakınsa, yani Goldilocks kuşağındaysa, kütlesi fazla büyük değilse, gezegen silisyum kayasıysa, karbon ve azot bolluğu varsa, gezegenin etrafı artık asteroidlerden temizlenmişse, yani yeterince yaşlı bir gezegense orası taşınabileceğimiz bir gezegendir. Hatta ve hatta, bu gezegenlerde yaşamın ortaya çıkma olasılığı bile kabul edilir.
15178845_dsaffsaer1png
Çizimin orjinali açık kaynaktır. [NASA/SETI/JPL]
Ancak tabii, yapısal olarak bize benzeyen, silisyum bir ceket üzerinde doğan, yeşeren ve yaşayan, karbon temelli, su içen ve su boşaltan, hatta sudan oluşan, oksijen-karbondioksit dengesini sağlayabilen canlılar olacaktır bunlar.
Ama bunların hepsine ya da bir kısmına ihtiyaç duymadan da ortaya çıkan/çıkabilecek canlı türleri olabileceği ihtimalini de asla göz ardı etmemek gerekir. Belki uzak bir gezegende soğuk sıvı propan içerisinde nitrojen soluyan, silisyumdan oluşmuş canlılar vardır. Bunu bilemeyiz. Belki de hiç bilemeyeceğiz. Ama olasılığını da göz ardı etmek bilimsel şüpheciliğe yakışmayacaktır.
O zaman başta sorduğumuz soruyu bir daha soralım: Canlılık nedir?
Biz, insanoğlu ve şu anda yeryüzünde yaşayan bütün canlılar Dünya’daki evrimin ürünüyüz. Başka galaksilerde, sistemlerde, başka şekilde evrimleşmiş canlılar olabilir. Bizim bildiğimiz, anladığımız, hayal edebildiğimiz veya modelleyebildiğimiz “canlılıktan” çok farklı türde canlılar olabilir. Bu nedenle, şu anda bilmediğimiz bir canlı “Goldilock kuşağına” ihtiyaç duymayabilir.
Canlılığın tanımı amorftur, likittir. Asla doğru ve kesin tanımı yapılamayacak bir olgudur. Bizim şimdilik yapabildiğimiz tanımı, genetik materyallerini kopyalayabilen ve aktarabilen, çevresinin farkında olan ve çevresine uyum sağlayabilen büyük ve kompleks moleküller yığını olduğu şeklindedir. Biz Dünya’daki evrimin bir parçasıyız. Dünya’nın bir parçasıyız. Belki de asıl canlı olan Dünya’dır. Biz Dünya’daki canlılığın bir parçasıyız. Kendi başımıza, münferit bir canlılık değildir bizimkisi belki de. Belki Evren’deki diğer akıllılar, gezegenleri “üstünde canlı yaşayan -yaşamayan gezegenler” olarak değil de “canlı gezegenler – cansız gezegenler” olarak sınıflandırmıştır. Kim bilir? Belki de daha doğru bir tanımdır bu.
Dünya’daki evrimde yok olmak değil, hayatta kalmak bir istisnadır. Dünya’da şu an yaşayan bütün canlılar olarak koskocaman Dünya’da birer istisnayız. Güneş sistemimizde de istisna olduğumuza “neredeyse” eminiz. Ancak galaksimizde istisna mıyız? Evrende istisna mıyız? Bu belki de insanlık olarak en kadim sorularımızdan biri. Ancak istisna olsaydık, bu büyük bir yer israfı olurdu. Milyar çarpı milyarlarca galaksi içindeki milyar çarpı milyar tane yıldızdan sadece bir tanesinde mi yaşam var? Yine yanıtı bulmanın kolay olmadığı sorulardan biri.
Ancak bu sorular olmasaydı, bilim ne yapardı?

Karadeniz’in Oksijeni Bol 4 Yaylası

Standard

Karadeniz Bölgesi’nde gizli pek çok güzellik var. Bölgede bulunan yaylalarda bu güzellikler arasında. Gittiğinizde doğaya ve oksijene doyacağınız, hayran kalınası yerler. Karadeniz bölgesinin güzellikleri bunlarla bitmiyor tabii ki. Tavsiyem, yaylaları görmeye gidip, gitmişken hamsinin, çayın, fındığın en güzellerini de yerinde yemeniz.

ayder

Ayder Yaylası, Rize

1994 yılında milli park olarak kabul edilen Ayder Yaylası, ülkemizdeki en güzel yaylalardan biri… Şehirden kaçış için güzel bir alternatif. Yemyeşil doğasıyla huzuru bulabileceğiniz, kaplıcalarıyla rahatlayabileceğiniz Ayder Yaylası’nı mutlaka ziyaret etmelisiniz.

Bölge’de bulunan pek çok otelde ve dağ evlerinde konaklayabilirsiniz. Ayder Yaylası’na Rize’den ulaşım sağlayabilirsiniz. Ayder yaylasına gitmeyi düşünüyorsanız, Rize otobüs bileti alabilirsiniz.

Sis Dağı Yaylası, Giresun

Giresun’da bulunan Sis Dağı Yaylası’nın özelliği, denize yakın olmasından dolayı yılın büyük kısmında sis ile kaplı olmasıdır. Oluşan sis harika bir görsel şölen oluşturuyor. Milli Park olarak koruma altında bulunan yaylada her yıl Temmuz ayının üçüncü Cumartesi günü Sis Dağı Yayla Şenlikleri düzenlenir.

Sis Dağı Yaylasına giderek bu muhteşem tecrübeyi yaşamak isteseniz Giresun’a otobüs bileti alarak seyahatinizi planlayabilirsiniz.

Pokut Yaylası, Rize

Pokut Yaylası, Çamlıhemşinde bulunuyor. Normalde 1800 metreden yüksekteki yaylalarda ağaç bulunmamasına karşın Pokut’ta Karadeniz rüzgarları sebebiyle ağaç bulunmaktadır. Doğa tutkunları ve fotoğraf meraklıları için ilgi çekici bir atmosfer barındıran yaylada 100 – 150 yıllık tarihi evler de bulunuyor. Pokut yaylasına giderseniz oradan kolayca geçilebilen Sal yaylasını da ziyaret etmenizi öneririm.

Rize otobüs biletinizi hemen alıp isteğiniz zaman yarın kendinizi Rize’de çayınızı yudumlarken bulabilirsiniz.

Kafkasör Yaylası, Artvin

Yayla Artvin şehir merkezinden 8 km uzakta yer alıyor. Yayla, Boğa güreşlerinin de yer aldığı şenlikleriyle ünlü. Yürüyüş alanları da ziyaretçilerin ilgisini çekiyor. Yaylada belediyeye ve Köy Hizmetleri’ne ait konaklama imkanları mevcut olduğu gibi, çadır kurmak da pek çok kişi tarafından tercih ediliyor.

Yaylaya ulaşım ise çok kolay. Şehir merkezinden dolmuş ve minibüsler sizi yaylaya götürüyor.

Gizemli yeraltı şehirleri…

Standard

yeraltc4b1-c59fehirleri-e1368820151315Geçmiş dönemlerde yerin altına inşa edilen şehirlerin ve yapıların çok büyük bir önemi ve işlevi bulunmaktaydı. Doğal afetlerden, savaşlardan, vahşi hayvanlardan korunmak amacıyla yapılan ve günümüze ulaşan yeraltı şehirleribulunmaktadır. Bu yeraltı şehirlerinden en çarpıcı olanların başında hiç şüphe yok ki, Kapadokya’da bulunan Derinkuyu yer altı şehridir.  Farklı amaçları da olan bazı yeraltı şehirleri ve yapıları işte,dünyanın en gizemli yeraltı şehirleri;

derinkuyu-yer-altc4b1-c59fehri-620x364

Derinkuyu yeraltı şehri – Kapadokya / Türkiye: Dünyanın en gizemli ve en ünlü yer altı şehirleri arasında olan Derinkuyu, yaklaşık 40 bin kişiyi her türlü ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde inşa edilmiştir. Hıristiyan inancına sahip insanların canlarını korumak için yaptıkları yeraltı şehrinde bir de kilise bulunmaktadır. Şehrin her katını koruyan büyük ve ağır taş bloklar inşa etmişler, şehrin alt katmanlarını koruma altına almaya çalışmışlardır. Gidilip görülmesi gereken yerlerin başında gelmektedir.

petra-c3bcrdc3bcn-620x416

Petra – Ürdün: M.Ö. 6. yüzyılda Hor Dağının eteklerinde inşa edilen Petra yeraltı şehri, Unesco dünya mirası listesinde de yerini almıştır. Petra yeraltı şehrinde büyükçe bir kale, görkemli bir tiyatro ve şehir merkezi olan bir meydan da bulunmaktadır. Tarihe meraklıysanız, görmeniz gereken yerlerden biri…

wieliczka-tuz-madeni

Wieliczka Tuz Madeni – Polonya: Oldukça eski bir kaya tuzu madeni olan Wieliczka, ülkenin en fazla turist ağırlayan alanlarındandır. Bütünüyle kaya tuzu oyularak yapılmış bir katedral ile birçok heykel bulunan bu maden, 1996 yılında üretime kapatılmış ve müze haline getirilerek turizme açılmıştır. Madende görülen her türlü eşya kaya tuzu işlenerek çalışan işçiler tarafından yapılmıştır. Madendeki nefis göl de görülmeye değer diğer bir ayrıntıdır.

yerebatan-sarnc4b1cc4b1

Yerebatan Sarnıcı – İstanbul / Türkiye: Yeraltına inşa edilmiş olan yapılardan biri de Yerebatan Sarnıcıdır. Yapılış amacı ticaret ve sanatsal çalışmalar için olup, daha sonraları Bizans İmparatoru Justinianus tarafından şehrin su ihtiyacını karşılamak için su sarnıcına dönüştürülmüştür.

moskova-metrosu-620x465

Moskova Metrosu – Rusya: Yeraltına inşa edilen yapılardan biri olan Moskova Metrosu, II. Dünya savaşından önce inşa edilmiştir. Oldukça yüksek tavanları, mermerlerle kaplanmış olan duvarları ve birçok özelliği ile burayı görenleri hayretler içerisinde bırakan bir yapıdır. Yıllık 3 milyara yakın insan Moskova Metrosunu kullanmaktadır.

Girişim yapan Philadelphia halka bedava internet sağlıyor

Standard

Örgüsel ağlar doğal afetlerin, büyük çaplı politik değişikliklerin veya baskıların olduğu dönemde zincirleme router’ların mini Wi-Fi bağlantısına aktarılmasıyla düşük maliyetli ve güvenli bir bağlantı oluşuyor. Ancak şu sıralar Philedelphia yakınlarındaki Northern Liberties’de birdenbire ortaya çıkan bir bağlantı, birbirine sanal ortamda bağlı olan toplum için ev niteliği taşımaya başladı. Bamboowifi adındaki bu girişimin, Verizon ya da Comcast gibi büyük telekom şirketlerine alternatif olabileceği söyleniyor.

Bamboowifi’ın kurucularından James Gregory ve David Platt, aslında farklı geçmiş deneyimlerden geliyorlar. Gregory Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nın Halkla İlişkiler bölümünde ve İnvestment House’ta pazarlama departmanında çalıştıktan sonra kendi tercüme şirketi açmış. Platt ise sahneye çıkmadan önce, birbirine yakın bakış açısı olan internet servis sağlayıcısı Time Warner ve Comcast’te çalışmış.

cep-telefonu

İnternet hayatımızın önemli bir kısmını kaplıyor ve insanlar her yerde internete bağlı olmak istiyorlar. Cep telefonlarının veri kullanım ücretleri maliyetli olduğundan insanlar hep ‘Bedava Wi-fi’ olan yerleri tercih ediyorlar. Sonuçta bizde bu ihtiyacı gördük ve bunu karşılamak istedik’ şeklinde düşüncelerini belirtiyor Platt.

Bağlantı kar amacı güden bir oluşum olmasına karşın ücretsiz, ancak reklam destekli olarak çalışıyor. Kullanıcılar kolaylıkla sisteme girip, yerel reklamları 25-30 saniye kadar izledikten sonra karşılığında 1 saatlik bedava internet kullanımına sahip oluyorlar. 1 saatin sonunda yeniden internet bağlantısına sahip olmak için reklamları yeniden izlemeniz gerekiyor. Şu an test aşamasında olan proje tek bir bağlantı noktasıyla Liberty Lands Park’ta geniş bir araziye bağlantı sağlıyor.

Gregory bu projeyi insanların internete bağlanmaları için bir fırsat olarak görüyor ve ekliyor: ’Sanal dünyada her şey çok hızlı gelişiyor; ancak internete bağlanmanın kendisi geçmişe bağlı kalmış durumda. Özellikle ücretsiz servis modeli verdiğimizde, iş dünyasında başarılı bir iş yapmamızın yanı sıra dünyaya temel ve anlamlı bir katkı sağlayacağımızı hissediyorum’.

Bamboowifi’ın erişim noktaları şirket tarafından belirleniyor; ancak Platt’ın söylediğine göre bir kere ana örgüsel ağ çalışmaya başladığında, Bamboowifi şirketi size tak-çalıştır aletler teklif ederek kabul ederseniz evinize yollayacak. Örgüsel ağ genel internet yavaşladığı zaman bile işlevini yitirmeyerek, insanlara iletişim için lokal internet bağlantısı sunacak.

Bamboowifi daha şimdiden Penn Treaty Special Services adındaki kar amacı gütmeyen özel bir kuruluş tarafından bağlantı ağını genişletmesi için 15.000 dolar bağış aldı. Gregory ağın mart veya daha erken bir dönemde genişleyeceğini ve sonunda ise tüm Northern Liberties’deki bağlantıyı aktif hale getirmek istediklerini belirtiyor. Amaçladıklarının 20-25 bağlantı noktası kurmak olduğunu ifade ederken, gerçekte istedikleri kadar bağlantı noktası kurabiliyorlar. Yani ne kadar çok bağlantı noktası, o kadar güçlü sinyal demek oluyor.

Gregory, Philadelphia’da yaşayan insanların Comcast gibi geleneksel internet servis sağlayıcıları kullandıklarını belirtip, onları oligopoli (genelde 3-4 şirketin hakimiyet kurduğu piyasa) olarak nitelendiriyor ve insanların farklı alternatifler görmekten hoşnut olacağını sözlerine ekliyor.

Şu anda tek bir erişim noktasından 60 farklı kullanıcı erişim yapabiliyor. Gregory’nin söylediğine göre toplamda günde 200-300 ziyaretçiye ulaşıyorlar. En yoğun oldukları gün 2000 kullanıcıya servis sağlamışlar. İnsanların ortalama 5 dakika ve üzerinde servis aldıklarını gözlemlemişler. Bamboowifi, 2016 yılında ağını genişlettiğinde bu sayıyı günde 300-600  kullanıcıya çıkarmayı planlıyor.

Bamboowifi CEO ve CTO’su David Platt amaçlarını şu sözlerle dile getiriyor: ‘Biz sadece bu noktada değil çevre noktalarda da erişim sağlayabileceğiniz örgüsel ağ servisi sağlıyoruz. Yani işten çıkıp eve gittiğinizde, köpeğinizi gezmeye çıkardığınızda, restauranta veya spora gittiğinizde kısaca her noktada size servis sağlayacak bir yapı oluşturmayı hedefliyoruz.

Bamboowifi nasıl çalışıyor?

Bamboowifi Cisco Meraki erişim noktalarını kullanıyor. Wi-Fi aygıtları ağ geçitlerini ve tekrarlayıcıları (repeater) işlevsel hale getiriyor.The Meraki’nin 3 radyo yayını bulunuyor. Bunlardan bir tanesi kullanıcı deneyimi tasarımıyken, bir diğeri komşu aygıtları buluyor ve üçüncüsü ise sürekli olarak siber korsanların(hacker) saldırılarına karşı koruma sağlıyor. Eğer bir tehdit algılarsa, radyo yayını bağlantıyı kesiyor. Birkaç erişim noktasında fiber optik kablo bulunuyor, ancak birçoğunda örgüsel ağ ile iletişime geçebileceğiniz tek tekrarlayıcı bulunuyor.

The Meraki tekrarlayıcıları maksimum 30 Db sinyal gücüne karşı önceden yapılandırılmış durumda bulunuyor. Platt, Bamboowifi bağlantısının saniyede 5 ile 7 megabyte bağlantı hızı sağlayarak şu an kullanılan telefon servis sağlayıcılarından hızlı olduğunu belirtiyor.

Bağlantının yanındaki yerel işletmeler ise bu gelişmeden en çok mutlu olan kesim gibi görünüyor. Northern Liberties’de yer alan Stay Fly May Thai spor salonu sahibi Justine Greskiewicz parktaki internet hızının en az evindeki internet hızı kadar iyi olduğunu söylüyor ve Wi-Fi ücreti veya herhangi bir ek ücret ödemeden ücretsiz internete erişmenin oldukça iyi ve çekici bir fikir olduğunu dile getiriyor.

New York Code+Design idare amiri ve kurucusu Zech Feldman, Bamboowifi’yı N3rd Street’teki bir doğum günü partisinde ilk kez denediğini ve kolayca erişilebildiği gibi tek bir erişim noktası olmasına rağmen birçok noktada da çok iyi çektiğini dile getirdi: ’Sinyal arazinin bir ucuna kadar oldukça güçlüydü; sadece bir noktada kesildi. Bağlantının hızı ne çok yavaş ne de çok hızlı, standart olduğunu söyleyeybilirim’.

Feldman örgüsel ağın kamu Wifi ağının geliştireceğini ve insanlarında buna hızla entegre olacağını düşündüğünü dile getiriyor. ‘İnsanlar ne kadar kolay bağlanırlarsa, birbirleriyle o kadar kolay iletişime geçerler.

Örgüsel ağın yaygınlaşması

wifi-bac49flantc4b1sc4b1

Eğer Bamboowifi N3rd Street ve Northerin Liberties’de ağı genişletebilirlerse, Philadelphia’nın her noktasını kapsayan geniş bir bağlantı servisi sunmayı amaçlıyorlar.

Platt Philadelphia’nın bina topoğrafyasının da onlara yardımcı olacağını söylüyor: ‘Her yer 2-3 katlı binalar ve evlerle dolu. Burada sinyali engelleyecek yüksek binalar ve gökdelenler çok sayıda bulunmuyor. Philadelphia’dan sonraki durağımız ise benzer topoğrafya ve demografik yapısıyla Boston olacak.’

Gregory gelecekte Wi-Fi’ların kendileri gibi özel örgüsel ağ şirketlerinin veya kamu kuruluşlarının şu anda GSM şirketlerinin yaptığı işi yapabileceğini hayal ediyor. Aynı örgüsel ağ deneyimini Brooklyn’de Red Hook Wifi, Pittsburg’da Meta Mesh ve Detroit’te Community Technology Project gibi şirketler de kullanıyor. Gregory kendisinin ve diğer insanların yüksek internet tarifeleri yüzünden bu alana yöneldiklerini söylüyor.

Yukarıda saydığımız Wi-Fi örgüsel ağ şirketlerinin Bamboowifi’dan farklı olarak hepsi kar amacı gütmeyen, kamu kuruluşu olup reklam kullanmıyorlar. Ayrıca Amerika’nın farklı şehirlerinde, dünyanın diğer birçok şehrinde bulunduğu gibi kamuya ait ücretsiz Wi-Fi noktaları bulunuyor.

Platt Bamboowifi modelinin 2.4-5 gigahertz (yani saniyede yapılan işlem) olmasının lisanssız radyo yayını olması yüzünden bürokratik engellemelerle karşılaşmasını eleştiriyor. Aynı zamanda Bamboowifi’ın kar amaçlı modelinin sürdürülebilir olduğunu, politik değişiklerden etkilenmeyeceğini düşünüyor.

5 yıl önce Bamboowifi’da web app geliştiricisi olarak çalışan John DeSpirito, Platt’ı doğrulayarak kamuya ait Wi-Fi girişiminin birçok şeyi değiştirebileceğini, ancak girişimlerinin önünde engeller olursa yavaş büyüme gerçekleştireceklerini ve çökebileceklerini düşünüyor.

‘Teknoloji çok hızlı ilerliyor ve hızlanıyor. Bizim gibi halkın yararına olan girişimler, özgürlüğümüzü kısıtlayan soruşturmalar ve onay süreçleri olmaz daha hızlı ilerleyebilirler’ diyerek sistemi eleştiriyor Platt.

Northern Liberties Neighbours Association mali işler müdürü Steve Richman Gregory ve David Platt’ın vizyonlarını destekliyor. Steve, Bamboowifi’ın Penn Treaty Special Services District’ten finansman sağlamasına yardımcı oluyor.

‘Bence bu girişim çevredeki semtleri kalkındıracak. Northern Liberties’in ücretsiz Wi-Fi bağlantısının olduğunu söylemek güzel olacak . Ve eğer bu girişim başarılı olursa şu anda internet servis sağlayıcılarında kotalı internet kullanmak için para ödeyip bundan mutsuz olan insanlar bu girişimden yararlanabilecek.’

Ana merkezi N3rd Street’te bulunan yazılım şirketi Jarvus Innovations da Bamboowifi’ın girişimini destekliyor. Şirket erişim noktaları tedarik ettiği gibi, Bamboowifi ‘ın 24 Ekim 2015’te ilk kez ortaya çıkmasına da yardım etmiş.

Jarvus Danny Harvith, Bamboowifi ağının insanları birbirine daha bağlı hale getireceğini düşündüğü gibi, maddi olarak internet kullanmaya imkanı olmayan insanlar için de mükemmel bir fırsat olduğunu düşünüyor.

İnternet bağlantısı kamu hizmeti ve kamu yararına olmalıdır. Bu durum toplum için, iş dünyası ve eğitim için hayati derecede önemlidir. Eğer biz insanlara ücretsiz internet sağlarsak, az hizmet almış insanların kendilerini ölçülemeyecek derecede geliştirmelerine yardımcı oluruz.’ diyerek konuyu başka bir boyuta taşıyor.

Sonuçta, Bamboowifi Philadelphia’da büyüyecekmiş gibi görünüyor olsa da onlar şu anda insanlar örgüsel ağı evlerde ve cep telefonlarında kullanılan internete ek servis olarak görüyorlar. Başka bir deyişle, dışarıda gezerken veya parkta otururken faturalarının artmaması için alternatif bir servis olduğunu düşünüyorlar.

Sözlerine nokta koyarken şunları söylüyor Platt: ‘Cep telefonlarınız Wi-Fi bağlantıları uluslararası bir hal aldığı zaman Wi-Fi sabit hattınıza dönüşecek. Ancak bu durum için önce hattın yeterince geniş bir alanda ve güçlü olması gerekiyor. Bunlar gerçekleştiğinde Wi-Fi her şeyimiz olacak ve gelecek bize bunu gösteriyor.