Category Archives: Din

Dertler Derya Olmuş!..

Standard

Televizyonda Allah diyip milleti kandiranlar…islam soytarılari.jpg

İnananların saflığıdır, sadece saf olmadıklarını bağırarak söylediklerinde gerçek olduğunu düşünürler. Gerçekler ondan biraz daha fazla acıdır. Hayal satıcısı’dır.

Din üzerinden para kazanmak sorusunun canlı örneği tabii bu daha başlangıç , önce kremle başlar sonra cennette girişin anahtarına kadar yolu var.

Aslında fazla büyütülmemesi gereken olaydır. Bu ülkede Allah diyerek iktidar olundu ve başka Allah diyen cemaatlere ülke peşkeş çekilerek darbe yapabilecek konuma getirildi. Allah siyaseti her zaman tutar 🙂

Atlantis ve yeraltı ülkesi agarta Mu uygarlığı!

Standard

atlantisssssssssssss-e1426244205404

Mu uygarlığı atlantis ve yeraltı ülkesi agarta
Atlantis’ten Mu uygarlığına, hz.Nuh tan, Mısır a Hitler den Kapadokya’ya, uzanan sıradışı bir uygarlık. Agarta’nın esrarengiz öyküsü sizi gizemli bir yolculuğa götürecek, bu yer altı ülkesinin, mistik ve fantastik dünyası…

İran edebiyatının önde gelen isimlerinden Firdevsi, 974 ve 999 yıllarında kaleme aldığı “Şehname” adlı eserinde, esrarengiz bir yer altı ülkesinden söz eder.
Arkelog Harold Wilkins de Hindistan’ın kuzeyindeki gizli bir ülkeden söz eder. Wilkins şöyle diyor: “Moğol efsanelerinden birisine göre bu tüneller, Afganistan içlerinde bir yerde, ya da Hindu Kuş yöresinde bulunan ve tufan öncesi neslinden gelen yer altı dünyasına uzanırlar. Burasının adı da Agartadır.”
Günümüzden yaklaşık 7 bin yıl önce şiddetli yer sarsıntıları sonunda battığı öne sürülen bir kıta. Günümüzde Polinezya, Mikronezya ve Melanezya takımadalarının Mu kıtası kalıntıları olabileceği sanılıyor. Mu uygarlığı, eski çağlardan günümüze ulaşan tabletlere göre ilk insanlarında anavatanıydı. James Churchward’tarafından yapılan araştırmalar bundan 70.000 yıl belki de daha eskiye dayanan Mu kıtasında, tek tanrılı bir din hakimdi, bu din ruhsal gelişim için sürekli tekrar doğmak temeline dayanıyordu. Burada bahsedilen bildiğimiz veya bilmediğimiz özellikte bir reenkarnasyon olduğu tahmin edilmektedir.

Zaten Mu toplumunun en dikkat çekici noktasıda burada başlıyor.Günümüzden çok daha ileri seviyede bir manevi güce sahip oldukları düşünülüyor.Telepati, çift bedenlenme, astral seyahat gibi olaylar gümüzde çok az kişinin sahip olduğunu sandığımız özelliklerken, mu toplumunda olağan yetenekler olduğu tahmin edilmektedir.
Mu uygarlığı bir rahip kral tarafından yönetilmekte kendisine “Ra Mu” denilmekteydi. Atlantis te bu kara parçasında bulunan bir kentti..
Atlantis medeniyeti ise denizcilikte çok ileri seviyede olan ve antartika kıtasında varolduğu düşünülen bir topluluk.Antartika 1820’de keşfedilmiş ve hala heryeri tam olarak araştırılıp çözülememiştir. ”Harika bir ülkeydi.Denizcilikle meşgul gelişmiş tekniğe sahip bir uygarlığa aitti.Ayrıca mükemmel bir mimarlık ve göz alıcı bir başkent. İnsanlar materyalist ve aldatıcı olduktan sonra, yıldızlar yerlerinden oynamaya başladı, güneş diğer taraftan doğdu. Depremler yeri yardı, yanardağlar lav püskürttü. Herşey üzerinde bulunduğu toprakla birlikte denize gömüldü ve sonsuza dek haritadan silindi.”Eski yunan filozofu Platon un bahsettiği Atlantis efsanesinde böyle bahsedilir.
Platon, doğumundan 9000 yıl önce var olmuş ve yanardağ patlamasıyla suya gömülmüş Atlantis’i zengin biçimde betimlemişti. O zamandan beri, Atlantis uygarlığı pek çok yazarın, şairin, ressamın ve bilim adamının hayallerini süsledi. Atlantis’in gerçek bir ülke olduğunu öne süren 70’ten fazla kitap var.
Onca kitaba ve iddiaya rağmen, hiç kimse Atlantis’i dünya yüzeyinden nasıl silindiğini bulamadı. Birçok şüpheci yazar ve insan, Platon’un felsefesindeki ideal kentine ilişkin düşüncelerine hazırlık olsun diye Atlantis’i yarattığına inanıyor.
Bugün Sahra’dan Sibirya düzlüklerine, Titikaka Gölü’nden Tibet yaylalarına kadar, dünyanın dört bir yanında Atlantis rüyasının peşinde koşanlar var.

Bir iddiaya göre, Agarta bu iki kıtanın büyük felaketler ile batımının ardından, iki topluluğun son devrelerindeki göçler ile yeraltında kurulduğu sanılan topluluktur.Geçmişte ki korkunç nükleer savaşlardan ders aldıkları için barış içinde yaşamaktadırlar. İşin ilginç yanı ise günümüzde bu uygarlıkla bağlantı kuran toplumların olduğu iddiasıdır.
Önceleri beşeriyetle açık temas halinde olan bu organizasyon, bu devrenin koşullarından ötürü gizlenme gereği görmüş ve ikamet yeri olarak birbirlerine tünellerle bağlanan, dağlar içindeki yeraltı kentlerini tercih etmiştir.

Kimilerine göre, dünyanın tüm geçmişi, yitik kıtalara indirilmiş dinler ve kozmik öğretiler, Agarta arşivlerinde kayıtlıdır
Agarta’nın yeryüzüne açılan 7 bazı kaynaklara göre ise 4 ana çıkış noktası bulunmaktadır. mağaralarda inzivaya çekilen bilgelerin ve mağaralarda etkinliklerini sürdüren bazı inisiyatik toplulukların Agartalılar’la ilişki içinde oldukları ileri sürülür.
Agarta’nın sembolü: Gamalı haç!
Agarta’nın hakimi, “dünyanın kralı” rütbesini taşıyor. Yardımcıları durumundaki iki rahip kral bulunuyor. Sembollerinden biri bugün günümüzde hala Hint ve Tibet tapınaklarını süsleyen gamalı haçtır.

Bu sembol, Mu ‘dan kaynaklanıyor. Güneşi ifade eden kadim bir sembol. Dünyanın en eski sembollerinden biri sayılıyor. Bu haç, yaradılışın dört kuvvetini ve dört büyük enerjiyi sembolize eder. Zamanla “yönü çevrilerek” II. Dünya savaşında Nazilerin kullandıkları sembol haline gelecektir.
Bu başlanğıçtan sonra Agarta’yı biraz daha açmaya başlayalım.
Genel olarak bilindiği kadarıyla Agarta; “Şamballa”, “Dünyanın Kalbi”, “Yüce Ülke”, “Bilgeler Ülkesi” gibi çeşitli adlarla anılır, teozofik ve ezoterik kaynaklara göre, önceki devrenin sonlarına doğru Mu ve Atlantis’ten göç eden bilim-rahipleri tarafından kurulmuş.

Agarta’nın ne olduğuna ilişkin en yaygın, internet ve ansiklopedik kaynaklarda kullanılan tanım, “Tibet ve Orta-Asya tradisyonlarında sözü edilen, Asya’daki sıradağların içinde bulunduğu ileri sürülen efsanevi bir yer altı organizasyonu”dur.
Ancak bu tanım, önemli bir şekilde not düşülmeli ki, “Agarta”yı anlamak ve çözmek için tamamıyla yetersiz. Ne bu kadar basit ne de bu denli sığ. Ancak bir açılış tanımı olarak kullanılabilir.

Budist kökenli bir kelime olan “Agarta”, yeraltında kurulu olduğuna inanılan ve milyonlarca kişinin yaşadığı imparatorluğa deniyor.
Tibet kaynaklı efsaneye göre, Agarta’ya ait olduğu ileri sürülen tünellerle, dünyanın bir ucundan diğer ucuna gitmek mümkün.
Bu tüneller Türkiye’de, Amerika’da ve Brezilya’da da bulunuyor.
Bu uygarlığın varlığına inananlar, Agartalıların bizden çok daha üstün bir teknolojisi olduğunu iddia ediyor ve uçan dairelerin de aslında onların yapımı olduğunu söylüyorlar.
Başkenti Şambala olan bu imparatorluğun yöneticisi, doğuda “Dünyanın Kralı” olarak biliniyor.
Birçok kaynakta, “Dünya Kralı”nın yeryüzündeki temsilcisi Tibetli Dalay Lama olarak geçer.
Doğu’da Tibet ve batıda Brezilya, dünyanın iki ayrı ucunda tünel şebekelerine sahip iki ülkedir.
Mısır’daki Gize Piramidi’nin altında bulunan gizli odaların da yeraltı dünyası ile ilişkisi olduğu iddia edilir.
Firavunların, bu tüneller aracılığıyla yeraltında tanrılar veya üstün varlıklarla temas kurabildiği iddia edilir.
Mısır tanrıları ve krallarının dev heykelleri ile doğudaki Buda heykellerinin, insan ırkına yardım etmek üzere yerüstüne çıkan bu üstün ırkı temsil ettiğine inanılır.
Bu Agarta temsilcileri, aynı zamanda yeraltındaki ütopik cenneti temsil ederler.
İddialara göre, Hz. Nuh gerçekte bir Atlantisli idi ve Atlantis sulara gömülmeden önce kurtarılmaya değer bir grup insanı bu felaketten kurtarmıştı.
İnanışa göre, Atlantislilerin çıkardığı ‘nükleer savaş’ sonucu meydana gelen tufan felaketinden kurtulan bu grup, önce Brezilya’nın yüksek platolarına gelmişler daha sonra da radyasyondan korunmak için, yüzeyle bağlantılı tünelleri olan yeraltı şehirlerine yerleşmişlerdi.
Agarta medeniyeti, Atlantis medeniyetinin bir devamı niteliğindeydi.
Geçmişteki korkunç nükleer savaştan ders aldıkları için, devamlı barış içinde yaşamaktaydılar. Bu insanlar bilimde yeryüzü insanlarının binlerce yıl ilerisindeydi.
Yeraltındaki bilim adamları, bizim bilim adamlarımızın bilmediği enerji türlerini bilmekteydiler.
Bu enerjiler hem uçan, hem de karada giden taşıtlarda kullanılmaktaydı.
Agarta İmparatorluğu’nun birbirine tünellerle bağlı yeraltı şehirlerinden oluştuğu ve bu tünellerde, uzay araçlarına benzeyen taşıtlarla dünyanın her köşesine gidilebildiği öne sürülüyor.
Agarta’daki halk, “Dünya kralı”nın başkanlığında bir hükümet tarafından yönetilmekteydi.
Bu insanlar, Lemurya, Atlantis ve tanrılar ırkı Hyperborluların temsilcilerinden oluşmaktaydı.
Tarihin birçok döneminde Agartalı üstün varlıklar yeryüzüne çıkarak, insan ırkına rehberlik etmişler ve onları savaşlardan, felaketlerden ve yok oluşlardan kurtarmışlardı.
Hiroşima’ya atılan ilk atom bombasından sonra, ortaya çıktığı söylenen uçan dairelerin de bu nedenden dolayı geldiği iddia ediliyordu.
Hint destanlarından “Ramayana”da, Rama’nın Agarta’dan uçan bir araçla geldiği anlatılır.
Aynı şekilde İnka İmparatorluğu’nun kurucusu Manco Copac da uçan bir araçla geldiği söylenir.
Amerika kıtasında ortaya çıkan Agartalıların en önemlilerinden birisi de Maya, Aztek ve genel olarak Kuzey ve Güney Amerika’daki yerlilerin en büyük efsanevi önderi Quetzalcoatl’olduğu kabul edilir.
Başka bir ırktan (belki de Atlantis’ten) gelen bu beyaz adam, Meksika, Yukatan ve Guatemela’daki yerliler tarafından “büyük kurtarıcı” diye anılmaktadır.
Aztekler ona “Sabah yıldızı” ve “Bereket tanrısı” derlerdi.
Quetzalcoatl, “Tüylü Yılan”, yani yılan şeklinde sembolize edilmiş “öğretici bilge” anlamına geliyordu. Bu isim ona uçan bir araçla geldiği için verilmişti.
Mısır inançlarındaki Osiris başka bir yeraltı tanrısıdır. Bazı araştırmacılar da, Yunan mitolojisinde geçen tanrıların Atlantisli yöneticiler olduğunu ileri sürer.
Agarta’nın, dünyanın her tarafına yayılan tünel ve şehirler ağına Türkiye’de de rastlandığı öne sürülüyor.
Agarta’nın nerede bulunduğuna ilişkin bir diğer adres ise bize oldukça yakın. Kapadokya. Bölgenin yer altı dehlizleriyle bilinen mimarisi, ipucu oluşturuyor. Geniş ve büyük tüneller yapısı itibariyle, bölgeyi Agarta’nın olası adresi haline getirmiş.
Kapadokya bölgesinde bulunan Mazıköy, Kaymaklı ve Derinkuyu yeraltı kentleri, bazı araştırmacılar tarafından Agarta’nın bir ispatı olarak gösterilir.
Bölgede bulunan ve büyük bir kısmı halen keşfedilmemiş olan yeraltı kentlerinin, bilinenden daha büyük ve derin bir alana yayıldığı düşünülüyor.
Agarta İmparatorluğu’nu bugüne kadar araştıran belki de en ilginç isim, Nazi Almanyası’nın lideri Adolf Hitler.
Hitler döneminde Almanya’da kurulan tarikat ve gizli dernekler, Agarta’nın varlığına inanan ve gizli yeraltı kentlerini bulmaya çalışan kişilerden oluşuyordu.
Agarta inanışı 2. Dünya Savaşı yıllarında Adolf Hitler tarafından da ilgi görmüş ve araştırılmıştı. Hitler’in de Agarta’ya inandığı ve dünyaya hâkim olabilmek için Thule adında bir tarikat vasıtasıyla pek çok araştırma yaptırdığı ileri sürülür. İddiaya göre savaşın sonuna doğru Nazi karargahı yıkıntıları arasında 12 Tibetli rahip cesedinin bulunması da Hitler’in Agarta ile bağlantısını güçlendirmiştir.
Roket sisteminin ve birçok teknolojik gelişmenin 2. Dünya savaşı ve Hitler döneminde geliştirildiğini unutmayalım. Uçan dairelerinde bu dönemde çok sık görülmesi, bu araçların Agarta uygarlığına ait olabileceği düşüncesini getirmiştir. Bu çevreler Hitler’in ABD Başkanı Roosvelt’in 1945’de öleceğini ve geleceği bilme yeteneğini buna bağlamaktadır

Tabi kii bu da bir iddia. Zaten Agarta’ya ilişkin tüm bilgiler çeşitli ve renkli iddialara dayanıyor.
Geçmişte varolan ve tam olarak keşfedemediğimiz eski uygarlıklar, bizlerin hayal gücünü besledikçe, bizler üretmeye, geliştirmeye ve araştırmaya devam edeceğiz, şayet böyle bir uygarlık hala varlığını sürdürüyorsa, bizim teknolojimizi ve ilerleyişimizi yakından takip ediyorlarsa, teknolojileri hakkında bile hiç bir şey bilmediğimiz bir topluluğun varlığını düşünmek bile son derece ürkütücü…

Agarta uygarlığı dünyanın kalbi yüce ülke agarta

agarta-bilge

“Shambhala” (Şambala), “Dünyanın Kalbi”, “Yüce Ülke”, “Bilgeler Ülkesi” gibi çeşitli adlarla belirtilen Agarta, teozofik ve ezoterik kaynaklara göre, önceki devrenin sonlarına doğru Mu ve Atlantis’ten göç eden bilim-rahipleri tarafından kurulmuş bir organizasyondur.

Önceleri beşeriyetle açık temas halinde olan bu organizasyon, bu devrenin koşullarından ötürü gizlenme gereği görmüş ve ikâmet yeri olarak birbirlerine tünellerle bağlanan, dağlar içindeki yeraltı kentlerini tercih etmiştir.

Agarta, dünya insanlığının tekamülünde sorumluluk sahibidir. İlahi Hiyerarşi’ye hizmet eder. Dünyanın Efendisi ve “Kutup” olarak ifade edilen ve “Brahatma” veya “Brahitma” adıyla belirtilen Agarta’nın lideri, Dünya’yı sevk ve idare eden İlahi Hiyerarşi’nin fizik alemdeki temsilcisidir.  1912’de Müslüman olduktan sonra Abdül Vahid Yahya adını alan; ezoterik, okült ve mistik konularda çok sayıda yapıtı bulunan Fransız asıllı Mısırlı düşünür ve yazar Rene Guenon’a göre tradisyonlarda “Kutsal Dağ”, “Dünyanın Merkezi” olarak ifade edilen yer, O’nun mekânıdır. Kimilerine göre, dünyanın tüm geçmişi, yitik kıtalara indirilmiş dinler ve kozmik öğretiler, Agarta arşivlerinde kayıtlıdır ve birçok peygamber (Musa, İsa), dinlerini kurmadan önce, bu arşivleri incelemişlerdir ki, bazıları burada ‘inisiyasyon’dan da geçmiştir.

Agarta’nın yeryüzüne açılan 7 (kimi kaynaklara göre 4) ana çıkış noktası bulunmakla birlikte, mağaralarda inzivaya çekilen bilgelerin ve mağaralarda etkinliklerini sürdüren bazı inisiyatik toplulukların Agartalılar ile ilişki içinde oldukları ileri sürülür.

Rene Guenon’a göre bu durum, en çok, Türklerin yaşadığı Orta Asya’da görülmektedir. Kimi yazarlara göre, Göktürk, Uygur ve Hun masallarındaki, “ataların kutsal mağaraları” ve bir mağaradan geçilerek ulaşılan “gizli ülke” inanışında Agarta’nın sembolizmi bulunmaktadır. Tibet tradisyonlarına göre, Agartalılar şimdiki devrenin sonunda dışarı çıkacak ve Agarta’nın lideri yeryüzündeki menfiliği yenecektir.

Eros’un Karıştığı Aşk Hikayeleri…

Standard

181c602

Yunan Aşk Tanrısı Eros

Eski Yunancada aşk veya sevgi için kullanılan dört ayrı sözcük vardı: Agape, Eros, Philia, Storge. “Storge” aile sevgisini, “philia” arkadaşça sevgiyi, “agape” gerçek aşkı, “eros” ise tutkulu aşkı ifade ediyordu. “Eros”un (Eρως) “agape”den farkı, ilk görüşte duyulan aşkı, tensel çekimi, karşıdakini arzulamayı ifade etmesidir ki dilimize de yerleşmiş “erotik” sözcüğünün kökeni de odur. İşte Eros, Yunan mitolojisinin herhangi iki karakteri arasında bu çekimi ansızın oluşturabilen Yunan aşk tanrısıdır. İlk mitolojik kaynaklarda evren meydana gelmeden önceki madde içermeyen boşluktan (Khaos) türeyen ilk tanrılardan biri olarak geçen Eros, daha sonraki dönemlerde güzellik tanrıçası Afrodit ile savaş tanrısı Aresin oğlu sayılmıştır. Ilyada şairi Homeros, Eros’tan bahsetmez, gelgelelim filozof Parmenides, Eros’un geri kalan tüm tanrılardan önce meydana geldiğine inanır. Eros hep kanatlı hayal edilmiştir, ama elinde ok ve yay olan küçük, muzip, tombul suratlı bir çocuk (cupid) olarak tasvir edilmesi, sonradan, bazı satirik şiirlerin etkisiyle gerçekleşmiştir. Roma mitolojisinde Cupido ve Amor adıyla bilinen aşk tanrısı Eros‘un Yunan mitolojisinde çocuğu olmadığı gibi, Psyche‘yi saymazsak, kendi başından geçmiş bir aşk hikayesi de yoktur.

34c64a8

Erotes

Öncelikle Yunan mitolojisinde iki Eros bulunduğunu söyleyerek başlayalım. Biri Orpheusçuların Kozmik Yumurta’dan çıkan Phanes adıyla bildikleri, Hesiodos’unsa sadece Khaos’tan türemiş Eros diye andığı, ilk Eros, diğeri ise güzellik tanrıçası Afrodit’e köpüklerden doğduğu andan itibaren eşlik etmiş ve bazı kaynaklara göre de onun oğlu olan, muzip aşk tanrısı Eros. Bu ikisi aynı tanrı dahi olsa mitolojik hikayelerde birbirleriyle karışmazlar, çünkü ikinci Eros’un, “varlıkları meydana getirici güç olarak aşk” anlamındaki ilk Eros’tan daha sonra ortaya çıkmış olduğu kesindir. BizYunan aşk tanrısı Eros dediğimizde elbette mitolojik karakterler arasında aşk çekimi uyandırma yeteneğine sahip olan, muzip, genç Eros tanrısını anlıyoruz. Afrodit kültüyle sıkı sıkıya bağlantılı olarak, genç Eros, ilk Eros’a göre çok daha yaygın, güçlü bir külte konu olmuştur. Hesiodos, Afrodit’in, Uranos’un Kronos tarafından kesilerek denize atılmış erkeklik organından yayılan kanın dalgalarla buluşması sonucu oluşan köpükten doğduğunu söylerken, Afrodit’in doğuşuna iki aşk tanrısının eşlik ettiğini de ilave eder: Eros ve Himeros. Himeros, “önüne geçilemeyen tutku”yu temsil eder ki sonradan Himeros da, Afrodit ile Ares’in, adlarına Erotes (Tutkular, Aşklar) denen dört oğlundan biri sayılmıştır. Antik şairler ve sanatçılar, zamanla Erotes grubuna iki tanrı daha eklemişlerdir: Karşılıklı, sadakatli aşkı temsil eden Anteros ile sevgiliye duyulan hasreti temsil eden Pothos. Fakat bu dördü arasında Eros’un mitolojideki yeri her zaman daha büyük olmuştur. Aşk ateşini, bazen ok ve yayla, bazen de elinde tuttuğu meşale ile ölümlüler kadar ölümsüzlerin de yüreğine düşürebilen sadece Eros’tur. Eros, annesi Afrodit’e itaatsiz gibi görünse de tutkuyla bağlıdır. Antik vazo resimlerinde yakışıklı bir delikanlı veya küçük bir oğlan olarak resmedilmiştir. Bu resimlerde elinde her zaman ok ve yay bulunmaz, bazen elinde çiçek, kuşak, tavşan gibi bir aşk hediyesi tuttuğu görülür. Mozaik ressamları onu kanatlı, tombul, muzip bir oğlan olarak, adeta bir bebek gibi resmetmeyi yeğlemişlerdir. Heykeltraşlarsa Eros betilerinde daha çok silah (ok ve yay) taşıyan bir erkek çocuk imgesine yer vermişlerdir. Erotes dörtlü tanrı grubunun bilinen ilk tasviri, M.Ö. 2. yüzyıla aittir ve kabartma şeklinde bir antik tiyatro duvar süsünde görülür. Bu sahnede Erotes tanrıları, kanatlı kızlarla birlikte, keçilerin çektiği bir savaş arabasının içinde gösterilmişlerdir. Erotes tasvirleri bundan sonra av sahneleri biçiminde epey yaygınlaşmıştır. Eros, atletizmle bağlantılı sayıldığı için birçok gymnasion’a (halka açık spor oyunları için antrenman alanı) Eros heykeli dikilmiştir. Eros tasvirlerinin içinde aksesuar olarak lir, flütler, horozlar, güller, yunus balıkları da bulunur ki bunlara Eros’un sembolleri gözüyle bakılır.

Semele

Aşk tanrısı Eros, okuyla kalbinden vurduğu pek çok ölümlü veya ölümsüzü birbirine aşık etmiştir. Bunlardan aklıma ilk geleni, Dionysos’un annesi Semele ile Zeus. Semele, Thebai kentinin kurucusu, mitolojik kahraman Kadmos ile ahenk tanrıçası Harmonia’nın kızıydı. Eros, Zeus’u Semele’ye aşık etti ve Semele hamile kaldı. Tanrıların kendilerini ölümlülere göstermeleri felaketle sonuçlanacağı için Zeus yüzünü aşığından saklıyordu. Fakat Zeus’un kıskanç eşi Hera, yaşlı bir kadın kılığında Semele’nin karşısına çıkarak onun kafasını karnındaki çocuğun babasıyla ilgili bir sürü kuşkuyla doldurdu. Bu şüphe ve merak yüzünden Semele Zeus’u görmek konusunda çok ısrarcı olunca muradına erdi, ama aynı saniye içinde yanıp kül oldu. Zeus, Semele’nin karnındaki bebeği alıp kendi uyluğunun içine dikti. Böylece doğan Dionysos’un Homerik şiirlerde geçen “dikilmiş” ve “iki kez doğmuş” lakapları bu hikayeden ileri gelir.

50201cf

Apollon ve Daphne

Ovidius’un Metamorfozlar’da yazdığına göre, Eros’un ön ayak olduğu bir başka büyük efsane, mitolojik aşk hikayelerinin en ünlülerinden olan Apollon ve Daphne aşkıdır. Eros’un Apollon’un başına böyle bir macera getirmek istemesinin sebebi, Apollon’un Eros’un okçuluğunu küçümsemesiydi. “Seni muzip çocuk” demişti Apollon, “Bir erkeğin silahının sende ne işi var bakayım? O yay en çok benim omzuma yakışır. Benim oklarımın hedefi bellidir; düşmanlarımı ve yabani hayvanları vururum. Ben birbiri ardına vızıldattığım sayısız okla dev Python yılanını hakladım! Şimdi ölü bir yığın halinde çürüyor olduğu yerde. Ah tabii ya, sen ve senin şu aşkların! Bırak meşalen insanları aydınlattığıyla kalsın; ama okçulukta benim namıma yetişmek istiyorsan ancak hayal görürsün”. Eros, okçuluğunun gücünü Zeus’un oğluna göstermek için sabırsızlanıyordu. İntikam planında kullanacağı iki oku hazırlamıştı bile. Bu okların biri, sapladığı kişiyi ölümsüz bir aşkla kıvrandıracak güçte, ucu altından bir oktu. Ucu kurşundan yapılmış diğer ok ise bunun tamamen tersi yönde etkiyor, hedef aldığı kişiyi aşığından ilelebet soğutuyordu. Nihayet intikam günü geldi çattı ve Eros, altın oku Apollon’un, kurşun oku ise su perisi Daphne’nin kalbine sapladı. Apollon su perisine sırılsıklam aşık olmuştu, öte yandan bu durum Daphne’ye sonsuz bir sıkıntı veriyordu. Daphne, Apollon’u sürekli geri çevirip ondan kaçarken kendini ormanların derinliklerine vurdu. Su perisinin bu yabani hali, bakire avcı Artemis’i dahi kıskandıracak ölçüdeydi. Apollon, Daphne’nin peşi sıra umutsuzca sürüklenip diller döküyor, ama beriki onu dinlemiyordu. Efsaneye göre nehir tanrısı Peneus’un (Pineios) kızı olan Daphne, babasının bulunduğu nehre kadar koştu, koştu, sonra nehre eğilip babasına yalvardı: “Babacığım, ne olursun bana yardım et! Eğer ki şu sularında birazcık olsun gizemli bir güç varsa beni değiştir, şu uğursuz güzelliğimi boz”. Bunu der demez, Daphne’nin kollarına müthiş bir uyuşukluk çöktü, göğüslerini ince bir kabuk tabakası kapladı, saçları yapraklara, kolları dallara dönüştü, ayakların yere mıh gibi çakılıp toprağın içine doğru kök salmaya başladı. Çok kısa bir süre içinde Daphne bir defne ağacına dönüşmüş, yüzü sık dallar ve yaprakların salkım saçağı ardında, tamamen kaybolup gitmişti. Apollon, soluk soluğa, yüreği gümbür gümbür atarak bu sahnenin sonuna yetişti, ama olan olmuştu bir kere, Daphne artık sonsuza dek bir defne ağacı olarak kalacaktı. İşte o gün bugündür, Apollon’un başından hiç eksik etmediği o defne dalından taç, Daphne’nin anısını kalbinde sonsuza dek yaşatmak içindir.

Perseus ve Andromeda

Antik çağda Etiyopya tabir edilen yer, bizim bugün bildiğimiz Etiyopya değildi; Etiyopya (Aethiopia), Yukarı Nil bölgesini veya Sahra Çölünün güneyini, bazen de Yafa şehri (bugünkü Tel-Aviv) civarındaki bir krallığı anlatmakta kullanılan bir coğrafi isimdi. Artık her neresiyse, mitolojiye göre prenses Andromeda, Etiyopya kralı Cepheus ile kraliçe Cassiopeia’nın kızıydı. Günlerden bir gün, Cassiopeia, kızının dillere destan güzelliğiyle böbürlenerek Andromeda’nın nereid adı verilen deniz perilerinden bile daha güzel olduğunu söyleyiverince deniz tanrısı Poseidon’un şimşeklerini üstüne çekmiş oldu. Poseidon, Etiyopya’yı cezalandırmak üzere ülkenin üzerine bir deniz canavarı saldı. Bu canavar, en acımasız deniz ejderi olan Ketos’tan başkası değildi. Poseidon, Etiyopya’yı rahat bırakması karşılığında, Andromeda’nın kurban edilmesini istiyordu. Çaresizlik içindeki Etiyopyalılar, güzel kızı çırılçıplak soyup bir kayaya zincirlemiş, Keto canavarının gelip onu parça parça etmesini bekliyorlardı. İşte tam o sırada beklenmedik bir şey oldu. Kahraman Perseus, Medusa canavarının başını almış, dönüş yolundaydı ki Andromeda’yı kayaya zincirlenmiş gördü. İmdadına Eros’u çağırdı. Eros bu çağrıyı duydu ve derhal oraya uçtu. Perseus, Hades’in giyene görünmezlik sağlayan miğferi sayesinde canavara görünmeden yaklaşıp onu öldürdü. Andromeda’nın zincirlerini çözme işini de Eros gördü. Fakat Eros, bu işi yaparken Perseus ve Andromedayı birbirlerine bir aşk zinciri ile kenetlemeyi de ihmal etmemişti tabii. Ketos’un ölüsü sahile çekildi, canavarın o kadar çok kanı aktı ki deniz kıpkızıl oldu. İşte bu yüzden oraya hala Kızıldeniz diyoruz. Andromeda, aşığı ve kurtarıcısı Perseus’un peşinden giderek onunla birlikte birçok maceraya atıldı. Yedi oğulları oldu; Perslerin ve Yunan mitolojisinin tanıdığı en büyük kahraman Herakles’in soyları hep Perseus ve Andromedaya dayanıyordu. Andromeda öldüğünde tanrıça Athena onu Andromeda takımyıldızına dönüştürerek, gökte Perseus, Cepheus ve Cassiopeia takımyıldızlarının yakınına yerleştirdi.

6ce147d

Eros ve Psyche

Eros’un Kendi Başından Geçen Aşk Hikayesi

Mitolojiye göre aşk tanrısı Eros’un kendi başından da bir aşk macerası geçmiştir. Gel gelelim, bu hikaye yukarıda anlattıklarım kadar bilinmez nedense. Eros ve Psyche (veya Psykhe) hikayesine M.S. 2. yüzyılda yaşamış Romalı yazar Apuleius’un, Altın Dal diye de bilinen Metamorfozlar adlı eserinde yer verilmiş, ama antik Yunan sanatındaki tasvirlerden öykünün aslında eski bir Yunan halk efsanesi olduğu biliniyor. Her neyse, efsaneye göre Psyche, bilinmeyen bir ülkede yaşayan, eşsiz güzellikte bir prensestir. Psyche o kadar güzeldir ki onu bir kez gören erkekler tanrıça Afrodit’e tapınmaktan vazgeçerler. Afrodit bu duruma çok bozulur, oğlu Eros’a bu kızı dünyadaki en çirkin adama aşık etmesini emreder. Ne var ki Eros’un oku bu kez kendi yüreğine isabet etmiştir. Eros, Psyche’yi başka bir adama aşık edeceği yerde, kıza kendisi aşık olur ve meltem (batı rüzgarı) tanrısı Zephyros’un da işbirliği ile kızı yanına, kimsenin bilmediği bir saraya kaçırtır. Ölümlülerin bir tanrının yüzünü görmeleri yasak olduğundan Eros, kimliğini Psyche’den gizli tutar ve ona kendisine asla bakmamasını söyler. Birlikte oldukları oda bu yüzden her zaman kapkaranlık tutulmaktadır. Derken günün birinde Psyche, Eros’tan, çok özlediğini söylediği kızkardeşleri ile kendisini görüştürmesini rica eder. Eros buna razı gelir. Fakat saraya gelen kızkardeşler, görkemi karşısında küçük dillerini yuttukları sarayda yaşayan kardeşlerini ölesiye kıskandıkları için, Psyche’nin aklına olmadık kuşkular, meraklar sokarlar. Bir kahin, kızlara Psyche’nin kocasının bir canavar olacağını söylemiştir. Psyche işittiği bu laflar neticesinde içini kemirmeye başlayan meraka yenik düşerek bir gece, yanında uyumakta olan Eros’un yüzüne ışık tutar. Zavallı kız, gözlerinin önünde çirkin bir yılan değil de dünyanın en yakışıklı gencini görünce öylesine büyülenir ki aşkın verdiği dalgınlıktan, elindeki kandilden birkaç damla yağı Eros’un üzerine damlatır. Eros, büyük bir aldatılmışlık duygusu ve hayal kırıklığı içinde uyanır, durumu anlar anlamaz da sarayı terk eder. Kaybettiği aşkını dünyanın dört bucağında umarsızca arayan zavallı kız, nihayet durumu Afrodit’le konuşması gerektiğini kavrar. Güzellik tanrıçası, kızı sınamak için ona bir dizi güç, neredeyse olanaksız görevler ve işler verir. Yapılması istenen işler arasında, yerin yedi kat dibindeki Ölüler Ülkesine inmek gibi, öyle tehlikeli vazifeler vardır ki bir ölümlünün bu vazifeleri ölümsüzlerin yardımı olmaksızın yerine getirebilmesi mümkün değildir. Fakat Pscyhe kendisine verilen dört görevi de başarıyla tamamlar; Eros ve Psyche, bizzat tanrıların hazır bulunduğu bir evlilik töreni ile sonsuza dek birleşirler. Evet, sonsuza dek diyorum, çünkü törenden hemen önce Psyche’ye tanrılar tarafından ölümsüzlük şerbeti (ambrosia) içirilir. Eros ve Psyche’nin “Hedone”, yani “haz” adında bir kızları olur. Apuleius’un öyküsünde geçen tanrı adları, Yunan tanrılarının Roma mitolojisindeki karşılıklarıdır elbette. Yani Eros, Cupid; Afrodit, Venüs; Zeus, Jupiter; Hermes, Merkür; Hedone, Voluptas adıyla geçer. Bir tek Psyche adı Yunanca orijinalindeki gibi bırakılmıştır. Psyche, aynı zamanda Yunan mitolojisinde insan ruhunun kişileşmişi olan bir tanrıdır. Bu hikayedeki Psyche’yi onunla karıştırmamak gerekir. Psyche, antik mozaiklerde, kocası Eros’la birlikte, kelebek kanatlı bir tanrıça olarak resmedilir. Bunun nedeni, “psyche” sözcüğünün bir anlamının da “kelebek” olmasıdır. Mozaiklerde bazen iki tane Psyche görülür; bu ikincisi herhalde Psyche’nin kızı Hedone olmalıdır.

Roma Aşk Tanrısı Cupid

Aşk tanrısı Eros konusunu kapatmadan önce, Roma Aşk Tanrısı olan Cupid’e (Cupido veya Amor da denir) kısaca bir bakalım. Klasik Yunan sanatında dal gibi bir delikanlı olarak tasvir edilen Eros’un, Helenistik dönemde muzip, gürbüz bir oğlan çocuğu (cupid) olarak, elinde ok ve yayla betimlenmeye başladığını biliyoruz. Cupid, Roma sanatının ve ondan etkilenen, sonraki dönemlerin klasik anlayıştaki sanatının vazgeçilmez bir öğesi olmuştur. 15. yüzyıla gelindiğinde, cupid ikonografisi, “putto”lardan ayırt edilemez hale gelmiştir. Putto, yani sanat eserlerindeki, bazen kanatlı da tasvir edilen gürbüz erkek çocuk figürü, “cherubim” adı verilen küçük melek figürlerinden farklıdır. “Cherub”lar dinsel figürlerdir, “putto”lar ise tersine, dünyevi aşk tutkusunu temsil ederler. Buna karşın, Barok sanatta “putto”lar dinsel bir temsiliyet de kazanmışlardır. Ortaçağda cupid’in ikili anlamı (dünyevi ve semavi) devam etmiş, Rönesans’ta canlanan antik sanat ilgisi sayesinde cupid’ler karmaşık alegorik anlamlar yüklenmiştir. Roma mitolojisinde aşk tanrısı Cupid’i temsil eden putto’lara amorino (aşkcık) da denir. Latin edebiyatında Cupid, genellikle Venüs’ün oğlu olarak geçer, fakat babasının kim olduğu zikredilmez. Seneca, Cupid’in babasının, Venüs’ün Roma mitolojisine göre kocası olan Vulcan’ın (Yunan mitolojisindeki karşılığı Hephaistos) oğlu olduğunu söyler. Cupid’le ilgili güzel, yine aslında Yunan kökenli bir hikaye, “Cupid ve Arılar” hikayesidir. Hikayede, Eros/Cupid, arı kovanından bal çalayım derken arılar tarafından feci şekilde sokulur. Can havliyle annesi Venüs’e seslenen Cupid, küçücük yaratıkların bu kadar büyük acıya neden olmalarına hayret ettiğini söylediğinde Venüs gülerek, “Sen de küçüksün oğlum, ama sen de okunla bir arı gibi herkesin canını yakmıyor musun?” diye sorar. Eh işte, gençlik çiçektir, aşk acısı o çiçeğin yapraklarını dökmesi, bal ise aşkın meyvesidir.

Geçmişte yaşanan karşılıksız aşklar…

Standard

Özellikle “Skylle ve Glaukos’un hikayesi” çok etkileyici. İlk okuduğumda; yine ilgi bulmayan aşklar, kıskançlıklar ve ihanetler geçmişten bu güne kadar devam ettiğini gösteriyor..

Meles ve Timagoras

Atinalı bir genç olan Meles’e Atina’ya yeni göç etmiş olan Timagoras adında bir yabancı âşık olur. Timagoras ilk gördüğü anda tutulduğu Meles’e yaklaşmaya ve aşkını ifade etmeye çalışır. Meles ise bu ilgiye karşı ağır sözler ve hakaretler ile Timagoras’ı aşağılar. Bu ilgiden kurtulamayacağını anlayan Meles onu ölüme götürecek meşhur dayatmacı ikilemesini anlatır. “Eğer beni seviyorsan şu uçurumdan atla!” der. Aşkından deliye dönen Timagoras, aşkına karşılık bulamamasının bedeli olarak kendini tereddüt etmeden uçurumdan aşağıya atar. Meles bu durum karşısında şok geçirir. Anlamadığı bir aşk için birisi canını feda etmiştir. Çok üzülür ve dayanamaz o da kendisini uçurumdan aşağıya atar. Bu hazin aşk öyküsünün anısına Anteros’ta bir sunak yapılır.

Kithairon ve Teisiphone

Zekâsı ile ünlü Platia kralı Kithairon’un da ilginç bir hikâyesi vardır. Evlilik Tanrıçası Hera ile kocası Zeus’u barıştırması ile ünlüdür. Ama hikâyesinde kendisine âşık olan Erinyeler’den Teisiphone adlı bir delikanlı vardır. Şimdi diyeceksiniz ki daha önceki hikâyelerde de iki erkeğin aşkı da nasıl oluyor? Mitolojiye göre o zamanlar bu ayrım yapılmıyordu ve Tanrılar arasında bu aşklar, kabul edilebildiği sürece normal sayılıyordu. Gelelim hikâyemize. Bu duruma kızan Kithairon, delikanlının bütün saç tellerini yılana dönüştürür. Başındaki yılanlarla acı içerisinde yaşayan Teisiphone, bir gün fırsatını bulur ve saçlarındaki yılanları kullanarak Kithairon’u öldürür.

Nerites ve Aphrodite

Deniz efsanelerinin kahramanı olan Nerites çok yakışıklı genç ve alımlı bir delikanlıdır. Aphrodite Olympos’a çıkmadan önce denizde yaşarken, bu genç ona tutulur. Aphrodite bu aşka pek karşılık göstermese de arkadaş olarak yaklaşır ama Tanrılar dağına çağrıldığı için ayrılmak zorunda kalır. Giderken Nerites’e kendisi ile birlikte gelmesi için kanat verir. Fakat genç ve tutkulu olan Nerites bunu kabul etmez. Bir kadının peşinden gitmeyi onuruna yediremez. Buna çok kırılan ve öfkelenen Aphrodite, Nerites’in bu inatçılığı nedeniyle onu deniz kabuğuna çevirir ve deniz kıyısında dalgaların vurduğu bir kayalığa yapıştırır. Nerites, yapışmış olduğu bu kayalıktan asla kopamaz ve sürekli azgın dalgaların kamçılamasına maruz kalır. Nerites’e “Hadi gel. Beraber uçalım Olympos’a.” derse de Nerites -gördüğü bu aşağılamadan dolayı- kabul etmez Aphrodite’nin teklifini. Duyduğu bu cevap karşısında hırsını alamayan Aphrodite, Nerites’e vaat ettiği kanatları kendisiyle yol arkadaşlığı yapacak olan Aşk Tanrısı Eros’a vererek Olympos’a uçar. Geriye kalan; Sürekli dalgaların dövdüğü kayalıktan düşmeyen bir deniz kabuğu olan Nerites’tir. Deniz kabuklarının dayanıklılığı ve sertliği bu mitolojik öyküden gelmektedir.

Skylle ve Glaukos

Mitolojide karşılıksız aşklar üzerine en etkileyici öykülerden biri de Skylle adlı kadının trajedisidir. Mitoloji, Skylle adında iki farklı kadından bahseder. İlki, bir sürü yırtıcı hayvanın bedeni etrafında kolonileşmesinden oluşmuş bir canavar kadındır. Bu canavar kadın bugün ki İtalya’da Messine boğazına yerleşir ve Tanrıların gemileri geçerken içindekileri, bedenindeki hayvanları üzerlerine salarak öldürttüğü anlatılır. İlk hikâye şöyledir;

Skylle canavar şekline dönüşmeden önce Glaukos adlı bir balıkçıdan bahsetmemiz lazım. Bu balıkçı, kıt kanat geçinen ve tuttuğu balıkları köylülerin yiyecekleri ile değiş-tokuş yaparak yaşamını sürdürmeye çalışan iyi kalpli bir adamdır. Bir gün ağından topladığı az miktardaki balıkları her zaman ki gibi çimenlerin üzerine atar. Fakat gözlerine inanamaz! Çimene attığı her balık hoplayarak denize sıçrar. Otlarda bir sihir olabileceğini düşünen Glaukos başlar otları yemeye. Sonrasında “Artık ben de Tanrıyım.” diyerek atar kendini denize. Tanrı olduğu motivasyonu ile açılır denizlere. Aslında hiç bir mucize yoktur. Sadece kendisini buna inandırmıştır. Denizde ilk önceleri bir şey göremez ve anlayamaz. Ama yine yüzmeye, dalmaya devam eder. Bunu gören deniz Tanrıları şaşırır. Bir faninin nasıl olur da kendileri gibi hareket ettiğini anlamaya çalışır. Sonunda bu faniye acırlar ve onu bir pınara taşıyarak Tanrılaştırırlar. Saçları uzayan ve belden altı balığa dönüşen Glaukos çok mutludur. Ama Glaukos’un bilmediği bir şey vardır!

Bir gün denizlerde dolaşırken bir kıyıda yıkanan -saçları, gözleri ve vücudu çok güzel- bir kız görür. Uzun süre onun yıkanmasını ve çıplaklığını izler. Artık dayanamaz ve bu peri kızının yanına gider. Kız, denizden bir Tanrının geldiğini görünce korkup kaçar. İyi niyetli olan Glaukos bu kıza yalvararak “Ne olur kaçma benden. Sana zarar vermeyeceğim. Ben de sen gibi insandım. Ne olur kaçma? Sonradan Tanrı oldum. Ne olur gitme!” diye yalvardıysa da nafiledir çabası. Kız çok korkmuş ve ağlayarak kaçmıştır. Glaukos ne yapacağını şaşırır. Bir yandan, insan olduğu günler aklına gelir ama o zamanlar fakir bir balıkçı olduğu için “Acaba karşıma çıksaydı ne olurdu?” gibi düşünceler içerisinde kafası karışmaya başlar ve Tanrısal gücünün şımarıklığı ile hiddetlenir. Aşık olduğu kızın adı ise “Skylle’dir.”

Aşkının çaresizliği karşısında kendisini Tanrı yaptığına inandığı sihirli çimenlerin yaratıcısı olan büyü Tanrıçası Kirke’ye koşar. Başından geçenleri anlatır. Bir Tanrı olduğu halde bu fâni kızın çok güzel olup kendisini deliye döndürdüğünü, ona deliler gibi aşık olduğunu ve kendisine bu konuda yardım etmesini ister. Tanrıça Kirke “Bak yoksul bir balıkçıyken seni Tanrı yaptım. Oysa sen bir fani peşinde koşuyorsun. Olacak iş değil. O ölümlü biri, sen onunla olamazsın! Neden diye sormuyor musun? der? (Kimi efsanelerde Kirke’nin Glaukos’u Tanrı yapmadığı, Glaukos’un buna inandığı anlatılır. Kimisinde ise kendisine böyle bir talep ile gelen ve deniz Tanrıları tarafından Tanrılaştırılan Glaukos’un, fâni olan Skylle’ye olan aşkını kıskanıp yalan söylediği anlatılır.) Kirke, kendisine anlatılan bu muhteşem aşkı kıskanırsa da bunu belli etmez. Tanrı yaptığına inandığı ya da bu Tanrının aşkını kıskandığı için deliye döner. Güneş Tanrısının kızı olan Kirke bu saatten sonra zembereği boşalmış bir saat gibidir. Saf Glaukos ise bir başka Tanrı karşısında diz çökmüş medet aramaktadır -kendisinin de Tanrı olduğunu unutarak- fâni bir kulun aşkına nâil olmak için…

Apollo’nun efsanevi aşkı

Standard

apollo-sda

Apollon, Peneus ırmağı kıyısında Daphne’ni görür ve ilk görüşte delicesine aşık olur. Daphne, ormanda gezinmekten, yabani hayvanları avlamaktan zevk alıyordur. Erkeklerden hoşlanmayan Daphne, evlenmek de istemez, bekar kalmak için Artemis gibi yemin etmiştir. Bir gün yine ormanda dolaşırken Apollon konuşmak ister ancak korkan kız kaçmaya başlar, öylesine yorulmuştur ki, birden ayağı kayar ve düşer artık mecali kalmamıştır. Tanrılara kendisini kurtarması için yalvarmaya başlar, epeyce mücadeleden sonra vücudunun odunlaştığını hisseden Daphne düştüğü yerde defne ağacına dönüşür. Sevdiğine kavuşamayan Apollon’un o günden sonra en sevdiği ağaç defne ağacı olur. Kendisinin ve bilge adamlarının taçlarını defne yapraklarıyla süsler ve tacını başından bir daha da çıkarmaz.

Yine rivayete göre çok iyi okçu olan Apollon, Afrodit’in oğlu Eros’la karşılaştığında onun okçuluk yeteneğiyle dalga geçer. İntikam almak isteyen Eros iki ok hazırlar. Bunlardan birisi altın suyuna batırılmıştır. Altın suyuna batırılan ok kimi hedef almışsa o kişi karşılıksız ve sonsuz aşkın kurbanı olacak diğer  kişi de ondan sürekli kaçacaktır. Atılan ok Apollon’un kalbine isabet ettiğinden karşılıksız aşkın kurbanı olur.

Efsanenin Antakya’nın Harbiye Beldesinde geçtiği söylenmektedir. Antakya Mozaik Müzesinde Apollo ile Daphne’nin mozaiği bulunmaktadır. Harbiye’de bulunup defne ağaçları arasından uzanan şelalelere de, “Apollon’un Gözyaşları” denilmektedir. Tüm bu söylentiler efsanenin burada geçtiği rivayetini güçlendirmiştir.

Apollon- Klytie

Bir gün dere kenarına dinlenip huzur görmek için gelen Apollon, dere kenarında Klytie’yi görür görmez aşık olur. Kızı da kendisine aşık etmeye başlar ancak Klytie’nin sevgisi gün geçtikçe artmaktadır. Buna nazaran Apollon’un sevgisi bir süre sonra bıkkınlığa dönüşür ve kızdan vazgeçer. Klytie, sevgisizliğe dayanamaz günlerce yemeden içmeden kesilip ağlar. Ne yapsa da fayda görmez. Çektiği acılardan dolayı ölür. Klytie’nin kendi aşkından öldüğünü bilen Apollon, sevdiğini günebakan çiçeğine dönüştürür. Kendisi güneş tanrısı olduğundan ne zaman ışıklarını saçsa günebakan kendisine bakacaktır. Klytie o günden sonra Apollon nereye gitse yüzünü ona döner ama bu karşılıksız sevgi karşılığında günebakan çiçeklerinin boynu hep eğri kalmıştır.

Bir diğer rivayete göre Klytie’den bıkan Apollon, Klytie’nin  kız kardeşine aşık olup  yaşamaya başlar. Kardeşi ile sevgilisi arasında yaşanan aşkı babasına anlatan Klytie, kardeşinin sırlarını anlattığı için babası tarafından karanlık hendeğe atılarak cezalandırılır.

Tanrı’yı ve Dini Sorgulayan Ateizm Altyapılı izlemeye Değer Filmler..!

Standard

Hiç bilinmeyen ya da az bilinen filmleri ve belgeselleri sıraladım burada. Listedeki filmleri edinmeye çalışırken ya da izlemek için malum ortamlara başvururken unutmayın ki, listedeki çoğu filmde bir “Iron Man” ekşını yok, hatta birkaçında ekşın yok. Yani zaman zaman öldürücü derecede sıkıcı hale gelebilen yapımlar var arada. Ama felsefeye meraklıysanız, Tanrı, din, ölüm, yaşam gibi kavramları sorgulamak vazgeçilmezinizse, filmlerin tamamı göz açıp kapayıncaya kadar bitecek cinsten. Neyse, çok uzatmayayım…

Tibet bölgesinde yaşayan halkında ismi olan Tibet’lilerin kısa öyküsü.

Standard

tibet

Bu geniş ülkede nüfus çok azdır. Halkın %20’si, tapınaklarda yaşayan, din adamlarıdır. Buda dininde olan Tibetliler’in tapınakları, kasaba büyüklüğünde bir pazar yeridir. Çin ve Hindistan’dan gelen kervanlar buralarda mal değiş-tokuşu yaparlar.

Moğol ırkından olan Tibetliler’in kendilerine özgü dilleri, edebiyatları vardır. Bu sert iklimde yaşamak onları, her şeye göğüs germeye alıştırmıştır. Konuksever, iyi kalpli insanlardır.

Halkın büyük çoğunluğu göçebe olarak yaşar. Bunlar, «yak» denilen öküzle sığır ve koyun beslerler. Tibet’te ulaştırma da yaklarla yapılır. Tibet’te at da yetiştirilir. Ufak yapılı, dayanıklı olan bu atların ayakları kuvvetlidir. Bu da, buzlu, sert toprağı eşelemelerinden ileri gelir. Daha çok güneyde ve doğu kesiminde oturan Tibetliler, çifçilik yapar, tütün, arpa, mısır ve sebze yetiştirirler.

Tibetin-Çayı-1999

Kadınların Cenneti

Tibet’te aile hayatı alışılanların dışındadır. Kadınlar birkaç erkekle evlenebilirler. Erkeklerin azlığı buna sebep gösterilir. Kadınlar büyük söz sahibidirler. Bu yönden dünya kadınları Tibet’i «Kadınların Cenneti» sayarlar.

Tibetli kadınlar evlerinde oturup ev işleriyle, el işleriyle uğraşırlar. Bu arada halı, ipekli kumaş dokur, nakışlar işlerler. Birçok sanat eserleri, böylece, evlerde doğmuştur. Tapınaklarda kullanılan perdeler, örtüler, resimler çoğunlukla Tibetli kadınların elinden çıkmıştır. İş işlerke^n toplu bir halde, şarkı söyleyerek çalışmak Tibetli kadınlar arasında eski bir gelenektir.

Dinî başkan olan Lama, aynı zamanda devlet başkanıdır. İki lama vardır: «Pançeu Lama» ülkenin yalnız ruhani başkanıdır. «Dalay Lama» ise hem ruhani, hem de siyasi başkandır. Tibetliler Buda’nın ruhunun Dalay Lama’ ya geçtiğine inanırlar.

Tarihte Tibet

VI.-VII. yüzyıllarda Tibet büyük, kudretli bîr devletti. Hindistan’dan buraya gelen Buda dini, çok geçmeden Tibet’i merkez haline getirdi.

1251 ‘de Mengü Han Tibet’i Türk-Moğol İmparatorluğu topraklarına kattı. Cengiz’ in torunlarından Kubilay Han da Tibet’i ele geçirerek Lamalar’ın güçlerini kırdı. XVI. yüzyılda yapılan bir devrimle Dalay Lama, Tibet’in sivil hükümdarı oldu. Yüzyıl kadar sonra, Tibet Çin’in kontrolü altına girdi. Bu arada Tibet’in kapıları dış dünyaya kapatıldı. Ülke, esrarlı bir toprak haline geldi. 1911’deki Çin ihtilali üzerine Tibet bağımsızlığını kazandı. 1960’ta Kızıl Çin, Tibet’i istilâ etti. Dalay Lama önce kaçtı, altı ay sonra Lhasa’ ya döndü. 1961’de yapılan bir anlaşmayla Kızıl Çin’in Tibet üzerindeki egemenliği tanındı. Bugün, Tibet iç işleriyle din işlerinde bağımsızdır. Ordusu, dış işleri ise Çin’in elindedir.

People_of_Tibet46