Eros’un Karıştığı Aşk Hikayeleri…

Standard

181c602

Yunan Aşk Tanrısı Eros

Eski Yunancada aşk veya sevgi için kullanılan dört ayrı sözcük vardı: Agape, Eros, Philia, Storge. “Storge” aile sevgisini, “philia” arkadaşça sevgiyi, “agape” gerçek aşkı, “eros” ise tutkulu aşkı ifade ediyordu. “Eros”un (Eρως) “agape”den farkı, ilk görüşte duyulan aşkı, tensel çekimi, karşıdakini arzulamayı ifade etmesidir ki dilimize de yerleşmiş “erotik” sözcüğünün kökeni de odur. İşte Eros, Yunan mitolojisinin herhangi iki karakteri arasında bu çekimi ansızın oluşturabilen Yunan aşk tanrısıdır. İlk mitolojik kaynaklarda evren meydana gelmeden önceki madde içermeyen boşluktan (Khaos) türeyen ilk tanrılardan biri olarak geçen Eros, daha sonraki dönemlerde güzellik tanrıçası Afrodit ile savaş tanrısı Aresin oğlu sayılmıştır. Ilyada şairi Homeros, Eros’tan bahsetmez, gelgelelim filozof Parmenides, Eros’un geri kalan tüm tanrılardan önce meydana geldiğine inanır. Eros hep kanatlı hayal edilmiştir, ama elinde ok ve yay olan küçük, muzip, tombul suratlı bir çocuk (cupid) olarak tasvir edilmesi, sonradan, bazı satirik şiirlerin etkisiyle gerçekleşmiştir. Roma mitolojisinde Cupido ve Amor adıyla bilinen aşk tanrısı Eros‘un Yunan mitolojisinde çocuğu olmadığı gibi, Psyche‘yi saymazsak, kendi başından geçmiş bir aşk hikayesi de yoktur.

34c64a8

Erotes

Öncelikle Yunan mitolojisinde iki Eros bulunduğunu söyleyerek başlayalım. Biri Orpheusçuların Kozmik Yumurta’dan çıkan Phanes adıyla bildikleri, Hesiodos’unsa sadece Khaos’tan türemiş Eros diye andığı, ilk Eros, diğeri ise güzellik tanrıçası Afrodit’e köpüklerden doğduğu andan itibaren eşlik etmiş ve bazı kaynaklara göre de onun oğlu olan, muzip aşk tanrısı Eros. Bu ikisi aynı tanrı dahi olsa mitolojik hikayelerde birbirleriyle karışmazlar, çünkü ikinci Eros’un, “varlıkları meydana getirici güç olarak aşk” anlamındaki ilk Eros’tan daha sonra ortaya çıkmış olduğu kesindir. BizYunan aşk tanrısı Eros dediğimizde elbette mitolojik karakterler arasında aşk çekimi uyandırma yeteneğine sahip olan, muzip, genç Eros tanrısını anlıyoruz. Afrodit kültüyle sıkı sıkıya bağlantılı olarak, genç Eros, ilk Eros’a göre çok daha yaygın, güçlü bir külte konu olmuştur. Hesiodos, Afrodit’in, Uranos’un Kronos tarafından kesilerek denize atılmış erkeklik organından yayılan kanın dalgalarla buluşması sonucu oluşan köpükten doğduğunu söylerken, Afrodit’in doğuşuna iki aşk tanrısının eşlik ettiğini de ilave eder: Eros ve Himeros. Himeros, “önüne geçilemeyen tutku”yu temsil eder ki sonradan Himeros da, Afrodit ile Ares’in, adlarına Erotes (Tutkular, Aşklar) denen dört oğlundan biri sayılmıştır. Antik şairler ve sanatçılar, zamanla Erotes grubuna iki tanrı daha eklemişlerdir: Karşılıklı, sadakatli aşkı temsil eden Anteros ile sevgiliye duyulan hasreti temsil eden Pothos. Fakat bu dördü arasında Eros’un mitolojideki yeri her zaman daha büyük olmuştur. Aşk ateşini, bazen ok ve yayla, bazen de elinde tuttuğu meşale ile ölümlüler kadar ölümsüzlerin de yüreğine düşürebilen sadece Eros’tur. Eros, annesi Afrodit’e itaatsiz gibi görünse de tutkuyla bağlıdır. Antik vazo resimlerinde yakışıklı bir delikanlı veya küçük bir oğlan olarak resmedilmiştir. Bu resimlerde elinde her zaman ok ve yay bulunmaz, bazen elinde çiçek, kuşak, tavşan gibi bir aşk hediyesi tuttuğu görülür. Mozaik ressamları onu kanatlı, tombul, muzip bir oğlan olarak, adeta bir bebek gibi resmetmeyi yeğlemişlerdir. Heykeltraşlarsa Eros betilerinde daha çok silah (ok ve yay) taşıyan bir erkek çocuk imgesine yer vermişlerdir. Erotes dörtlü tanrı grubunun bilinen ilk tasviri, M.Ö. 2. yüzyıla aittir ve kabartma şeklinde bir antik tiyatro duvar süsünde görülür. Bu sahnede Erotes tanrıları, kanatlı kızlarla birlikte, keçilerin çektiği bir savaş arabasının içinde gösterilmişlerdir. Erotes tasvirleri bundan sonra av sahneleri biçiminde epey yaygınlaşmıştır. Eros, atletizmle bağlantılı sayıldığı için birçok gymnasion’a (halka açık spor oyunları için antrenman alanı) Eros heykeli dikilmiştir. Eros tasvirlerinin içinde aksesuar olarak lir, flütler, horozlar, güller, yunus balıkları da bulunur ki bunlara Eros’un sembolleri gözüyle bakılır.

Semele

Aşk tanrısı Eros, okuyla kalbinden vurduğu pek çok ölümlü veya ölümsüzü birbirine aşık etmiştir. Bunlardan aklıma ilk geleni, Dionysos’un annesi Semele ile Zeus. Semele, Thebai kentinin kurucusu, mitolojik kahraman Kadmos ile ahenk tanrıçası Harmonia’nın kızıydı. Eros, Zeus’u Semele’ye aşık etti ve Semele hamile kaldı. Tanrıların kendilerini ölümlülere göstermeleri felaketle sonuçlanacağı için Zeus yüzünü aşığından saklıyordu. Fakat Zeus’un kıskanç eşi Hera, yaşlı bir kadın kılığında Semele’nin karşısına çıkarak onun kafasını karnındaki çocuğun babasıyla ilgili bir sürü kuşkuyla doldurdu. Bu şüphe ve merak yüzünden Semele Zeus’u görmek konusunda çok ısrarcı olunca muradına erdi, ama aynı saniye içinde yanıp kül oldu. Zeus, Semele’nin karnındaki bebeği alıp kendi uyluğunun içine dikti. Böylece doğan Dionysos’un Homerik şiirlerde geçen “dikilmiş” ve “iki kez doğmuş” lakapları bu hikayeden ileri gelir.

50201cf

Apollon ve Daphne

Ovidius’un Metamorfozlar’da yazdığına göre, Eros’un ön ayak olduğu bir başka büyük efsane, mitolojik aşk hikayelerinin en ünlülerinden olan Apollon ve Daphne aşkıdır. Eros’un Apollon’un başına böyle bir macera getirmek istemesinin sebebi, Apollon’un Eros’un okçuluğunu küçümsemesiydi. “Seni muzip çocuk” demişti Apollon, “Bir erkeğin silahının sende ne işi var bakayım? O yay en çok benim omzuma yakışır. Benim oklarımın hedefi bellidir; düşmanlarımı ve yabani hayvanları vururum. Ben birbiri ardına vızıldattığım sayısız okla dev Python yılanını hakladım! Şimdi ölü bir yığın halinde çürüyor olduğu yerde. Ah tabii ya, sen ve senin şu aşkların! Bırak meşalen insanları aydınlattığıyla kalsın; ama okçulukta benim namıma yetişmek istiyorsan ancak hayal görürsün”. Eros, okçuluğunun gücünü Zeus’un oğluna göstermek için sabırsızlanıyordu. İntikam planında kullanacağı iki oku hazırlamıştı bile. Bu okların biri, sapladığı kişiyi ölümsüz bir aşkla kıvrandıracak güçte, ucu altından bir oktu. Ucu kurşundan yapılmış diğer ok ise bunun tamamen tersi yönde etkiyor, hedef aldığı kişiyi aşığından ilelebet soğutuyordu. Nihayet intikam günü geldi çattı ve Eros, altın oku Apollon’un, kurşun oku ise su perisi Daphne’nin kalbine sapladı. Apollon su perisine sırılsıklam aşık olmuştu, öte yandan bu durum Daphne’ye sonsuz bir sıkıntı veriyordu. Daphne, Apollon’u sürekli geri çevirip ondan kaçarken kendini ormanların derinliklerine vurdu. Su perisinin bu yabani hali, bakire avcı Artemis’i dahi kıskandıracak ölçüdeydi. Apollon, Daphne’nin peşi sıra umutsuzca sürüklenip diller döküyor, ama beriki onu dinlemiyordu. Efsaneye göre nehir tanrısı Peneus’un (Pineios) kızı olan Daphne, babasının bulunduğu nehre kadar koştu, koştu, sonra nehre eğilip babasına yalvardı: “Babacığım, ne olursun bana yardım et! Eğer ki şu sularında birazcık olsun gizemli bir güç varsa beni değiştir, şu uğursuz güzelliğimi boz”. Bunu der demez, Daphne’nin kollarına müthiş bir uyuşukluk çöktü, göğüslerini ince bir kabuk tabakası kapladı, saçları yapraklara, kolları dallara dönüştü, ayakların yere mıh gibi çakılıp toprağın içine doğru kök salmaya başladı. Çok kısa bir süre içinde Daphne bir defne ağacına dönüşmüş, yüzü sık dallar ve yaprakların salkım saçağı ardında, tamamen kaybolup gitmişti. Apollon, soluk soluğa, yüreği gümbür gümbür atarak bu sahnenin sonuna yetişti, ama olan olmuştu bir kere, Daphne artık sonsuza dek bir defne ağacı olarak kalacaktı. İşte o gün bugündür, Apollon’un başından hiç eksik etmediği o defne dalından taç, Daphne’nin anısını kalbinde sonsuza dek yaşatmak içindir.

Perseus ve Andromeda

Antik çağda Etiyopya tabir edilen yer, bizim bugün bildiğimiz Etiyopya değildi; Etiyopya (Aethiopia), Yukarı Nil bölgesini veya Sahra Çölünün güneyini, bazen de Yafa şehri (bugünkü Tel-Aviv) civarındaki bir krallığı anlatmakta kullanılan bir coğrafi isimdi. Artık her neresiyse, mitolojiye göre prenses Andromeda, Etiyopya kralı Cepheus ile kraliçe Cassiopeia’nın kızıydı. Günlerden bir gün, Cassiopeia, kızının dillere destan güzelliğiyle böbürlenerek Andromeda’nın nereid adı verilen deniz perilerinden bile daha güzel olduğunu söyleyiverince deniz tanrısı Poseidon’un şimşeklerini üstüne çekmiş oldu. Poseidon, Etiyopya’yı cezalandırmak üzere ülkenin üzerine bir deniz canavarı saldı. Bu canavar, en acımasız deniz ejderi olan Ketos’tan başkası değildi. Poseidon, Etiyopya’yı rahat bırakması karşılığında, Andromeda’nın kurban edilmesini istiyordu. Çaresizlik içindeki Etiyopyalılar, güzel kızı çırılçıplak soyup bir kayaya zincirlemiş, Keto canavarının gelip onu parça parça etmesini bekliyorlardı. İşte tam o sırada beklenmedik bir şey oldu. Kahraman Perseus, Medusa canavarının başını almış, dönüş yolundaydı ki Andromeda’yı kayaya zincirlenmiş gördü. İmdadına Eros’u çağırdı. Eros bu çağrıyı duydu ve derhal oraya uçtu. Perseus, Hades’in giyene görünmezlik sağlayan miğferi sayesinde canavara görünmeden yaklaşıp onu öldürdü. Andromeda’nın zincirlerini çözme işini de Eros gördü. Fakat Eros, bu işi yaparken Perseus ve Andromedayı birbirlerine bir aşk zinciri ile kenetlemeyi de ihmal etmemişti tabii. Ketos’un ölüsü sahile çekildi, canavarın o kadar çok kanı aktı ki deniz kıpkızıl oldu. İşte bu yüzden oraya hala Kızıldeniz diyoruz. Andromeda, aşığı ve kurtarıcısı Perseus’un peşinden giderek onunla birlikte birçok maceraya atıldı. Yedi oğulları oldu; Perslerin ve Yunan mitolojisinin tanıdığı en büyük kahraman Herakles’in soyları hep Perseus ve Andromedaya dayanıyordu. Andromeda öldüğünde tanrıça Athena onu Andromeda takımyıldızına dönüştürerek, gökte Perseus, Cepheus ve Cassiopeia takımyıldızlarının yakınına yerleştirdi.

6ce147d

Eros ve Psyche

Eros’un Kendi Başından Geçen Aşk Hikayesi

Mitolojiye göre aşk tanrısı Eros’un kendi başından da bir aşk macerası geçmiştir. Gel gelelim, bu hikaye yukarıda anlattıklarım kadar bilinmez nedense. Eros ve Psyche (veya Psykhe) hikayesine M.S. 2. yüzyılda yaşamış Romalı yazar Apuleius’un, Altın Dal diye de bilinen Metamorfozlar adlı eserinde yer verilmiş, ama antik Yunan sanatındaki tasvirlerden öykünün aslında eski bir Yunan halk efsanesi olduğu biliniyor. Her neyse, efsaneye göre Psyche, bilinmeyen bir ülkede yaşayan, eşsiz güzellikte bir prensestir. Psyche o kadar güzeldir ki onu bir kez gören erkekler tanrıça Afrodit’e tapınmaktan vazgeçerler. Afrodit bu duruma çok bozulur, oğlu Eros’a bu kızı dünyadaki en çirkin adama aşık etmesini emreder. Ne var ki Eros’un oku bu kez kendi yüreğine isabet etmiştir. Eros, Psyche’yi başka bir adama aşık edeceği yerde, kıza kendisi aşık olur ve meltem (batı rüzgarı) tanrısı Zephyros’un da işbirliği ile kızı yanına, kimsenin bilmediği bir saraya kaçırtır. Ölümlülerin bir tanrının yüzünü görmeleri yasak olduğundan Eros, kimliğini Psyche’den gizli tutar ve ona kendisine asla bakmamasını söyler. Birlikte oldukları oda bu yüzden her zaman kapkaranlık tutulmaktadır. Derken günün birinde Psyche, Eros’tan, çok özlediğini söylediği kızkardeşleri ile kendisini görüştürmesini rica eder. Eros buna razı gelir. Fakat saraya gelen kızkardeşler, görkemi karşısında küçük dillerini yuttukları sarayda yaşayan kardeşlerini ölesiye kıskandıkları için, Psyche’nin aklına olmadık kuşkular, meraklar sokarlar. Bir kahin, kızlara Psyche’nin kocasının bir canavar olacağını söylemiştir. Psyche işittiği bu laflar neticesinde içini kemirmeye başlayan meraka yenik düşerek bir gece, yanında uyumakta olan Eros’un yüzüne ışık tutar. Zavallı kız, gözlerinin önünde çirkin bir yılan değil de dünyanın en yakışıklı gencini görünce öylesine büyülenir ki aşkın verdiği dalgınlıktan, elindeki kandilden birkaç damla yağı Eros’un üzerine damlatır. Eros, büyük bir aldatılmışlık duygusu ve hayal kırıklığı içinde uyanır, durumu anlar anlamaz da sarayı terk eder. Kaybettiği aşkını dünyanın dört bucağında umarsızca arayan zavallı kız, nihayet durumu Afrodit’le konuşması gerektiğini kavrar. Güzellik tanrıçası, kızı sınamak için ona bir dizi güç, neredeyse olanaksız görevler ve işler verir. Yapılması istenen işler arasında, yerin yedi kat dibindeki Ölüler Ülkesine inmek gibi, öyle tehlikeli vazifeler vardır ki bir ölümlünün bu vazifeleri ölümsüzlerin yardımı olmaksızın yerine getirebilmesi mümkün değildir. Fakat Pscyhe kendisine verilen dört görevi de başarıyla tamamlar; Eros ve Psyche, bizzat tanrıların hazır bulunduğu bir evlilik töreni ile sonsuza dek birleşirler. Evet, sonsuza dek diyorum, çünkü törenden hemen önce Psyche’ye tanrılar tarafından ölümsüzlük şerbeti (ambrosia) içirilir. Eros ve Psyche’nin “Hedone”, yani “haz” adında bir kızları olur. Apuleius’un öyküsünde geçen tanrı adları, Yunan tanrılarının Roma mitolojisindeki karşılıklarıdır elbette. Yani Eros, Cupid; Afrodit, Venüs; Zeus, Jupiter; Hermes, Merkür; Hedone, Voluptas adıyla geçer. Bir tek Psyche adı Yunanca orijinalindeki gibi bırakılmıştır. Psyche, aynı zamanda Yunan mitolojisinde insan ruhunun kişileşmişi olan bir tanrıdır. Bu hikayedeki Psyche’yi onunla karıştırmamak gerekir. Psyche, antik mozaiklerde, kocası Eros’la birlikte, kelebek kanatlı bir tanrıça olarak resmedilir. Bunun nedeni, “psyche” sözcüğünün bir anlamının da “kelebek” olmasıdır. Mozaiklerde bazen iki tane Psyche görülür; bu ikincisi herhalde Psyche’nin kızı Hedone olmalıdır.

Roma Aşk Tanrısı Cupid

Aşk tanrısı Eros konusunu kapatmadan önce, Roma Aşk Tanrısı olan Cupid’e (Cupido veya Amor da denir) kısaca bir bakalım. Klasik Yunan sanatında dal gibi bir delikanlı olarak tasvir edilen Eros’un, Helenistik dönemde muzip, gürbüz bir oğlan çocuğu (cupid) olarak, elinde ok ve yayla betimlenmeye başladığını biliyoruz. Cupid, Roma sanatının ve ondan etkilenen, sonraki dönemlerin klasik anlayıştaki sanatının vazgeçilmez bir öğesi olmuştur. 15. yüzyıla gelindiğinde, cupid ikonografisi, “putto”lardan ayırt edilemez hale gelmiştir. Putto, yani sanat eserlerindeki, bazen kanatlı da tasvir edilen gürbüz erkek çocuk figürü, “cherubim” adı verilen küçük melek figürlerinden farklıdır. “Cherub”lar dinsel figürlerdir, “putto”lar ise tersine, dünyevi aşk tutkusunu temsil ederler. Buna karşın, Barok sanatta “putto”lar dinsel bir temsiliyet de kazanmışlardır. Ortaçağda cupid’in ikili anlamı (dünyevi ve semavi) devam etmiş, Rönesans’ta canlanan antik sanat ilgisi sayesinde cupid’ler karmaşık alegorik anlamlar yüklenmiştir. Roma mitolojisinde aşk tanrısı Cupid’i temsil eden putto’lara amorino (aşkcık) da denir. Latin edebiyatında Cupid, genellikle Venüs’ün oğlu olarak geçer, fakat babasının kim olduğu zikredilmez. Seneca, Cupid’in babasının, Venüs’ün Roma mitolojisine göre kocası olan Vulcan’ın (Yunan mitolojisindeki karşılığı Hephaistos) oğlu olduğunu söyler. Cupid’le ilgili güzel, yine aslında Yunan kökenli bir hikaye, “Cupid ve Arılar” hikayesidir. Hikayede, Eros/Cupid, arı kovanından bal çalayım derken arılar tarafından feci şekilde sokulur. Can havliyle annesi Venüs’e seslenen Cupid, küçücük yaratıkların bu kadar büyük acıya neden olmalarına hayret ettiğini söylediğinde Venüs gülerek, “Sen de küçüksün oğlum, ama sen de okunla bir arı gibi herkesin canını yakmıyor musun?” diye sorar. Eh işte, gençlik çiçektir, aşk acısı o çiçeğin yapraklarını dökmesi, bal ise aşkın meyvesidir.

Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s