Türkiye’nin akademisyenleri Erdoğan’ın askerileştirilmiş politikalarına direndikleri için ağır bedel ödüyorlar

Standard

peace-of-mind-paulo-zerbatoTürkiye hükûmetinin Kürt bölgelerinde yürüttüğü acımasız saldırılar karşısında ABD ve AB gözlerini yumarken, Erdoğan rejiminin giderek artan diktatöryal politikalarını dile getiren Türkiyeli akademisyenler, sonu tutsaklığa varan cezalarla karşılaşmaktalar.

Ocak ayının başlarında Barış için Akademisyenler İnisiyatifi tarafından yayınlanan ve Türkiye devletinin Kürt halkına karşı politik ve askeri saldırılarını eleştiren bir imza kampanyası, 1128 akademisyenin imzasıyla “Bu suça ortak olmayacağız!” şiarlı bir isyan bayrağı yükseltti. Bu cesur bilimciler topluluğu kampanya metinlerinde şöyle yazmaktaydı:

“Türkiye Cumhuriyeti; vatandaşlarını Sur’da, Silvan’da, Nusaybin’de, Cizre’de, Silopi’de ve daha pek çok yerde haftalarca süren sokağa çıkma yasakları altında fiilen açlığa ve susuzluğa mahkûm etmekte, yerleşim yerlerine ancak bir savaşta kullanılacak ağır silahlarla saldırarak, yaşam hakkı, özgürlük ve güvenlik hakkı, işkence ve kötü muamele yasağı başta olmak üzere anayasa ve taraf olduğu uluslararası sözleşmeler ile koruma altına alınmış olan hemen tüm hak ve özgürlükleri ihlal etmektedir.”

Buna karşılık olarak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye’deki tüm kurumların derhal harekete geçmesini emretti: “Bu devletin ekmeğini yiyip de düşmanlık eden herkes en kısa sürede hak ettiği cezaya çarptırılmalıdır.”

Akademisyenler saldırı altında

Erdoğan’ın buyruğunu takiben, cumhuriyet savcıları sadece 1128 imza sahibi hakkında soruşturma başlatmakla yetinmedi, aynı zamanda Bolu, Kocaeli ve Bursa’daki üç üniversiteden 33 akademisyeni “terör örgütü propagandası yapmak” ve “Türk milletini, devletini, hükûmeti ve kurumlarını aşağılamak” suçlamalarıyla gözaltına aldı.

Türkiye’de akademik özgürlük tehdit altında. Ümit Bektaş / Reuters
Türkiye’de akademik özgürlük tehdit altında. Ümit Bektaş / Reuters

Türkiye’nin en yüksek eğitim organı olan Yükseköğretim Kurulu (YÖK), üniversite yöneticilerine kampanyaya imza veren akademisyenlere karşı disiplin yaptırımları uygulanması için çağrıda bulundu. Akabinde, 42 üniversiteden 109 akademisyen görevden uzaklaştırma, görevden alma, göreve son verme, işine son verme ve istifaya zorlama gibi “disiplin” cezalarına maruz bırakıldı.

Hükûmetinin güdümünde “Teröre Karşı Akademisyenler” isimli bir kontra-imza kampanyası bile örgütlendi. Saldırıların kapsamı ülkücüler olarak da bilinen ve parlamentodaki Milliyetçi Hareket Partisi’nin resmi gençli örgütü olan Bozkurtlar’ın, imza sahibi akademisyenlerin ofis kapılarını işaretlemesine ve hatta tehdit yazıları bırakmasına varıncaya dek derinleştirildi.

Tüm bu saldırılara karşın, hükûmetin ölçüsüz tepkisinin hemen ardından, kampanyaya katılan akademisyenlerin sayısı ulusal ve uluslararası akademisyenlerin desteğiyle1128’den 4491’e yükseldi. Hükûmetin şiddetli baskı ve sindirme taktiklerine karşı çok kısa bir zaman aralığında olabildiğince geniş bir kamuoyu tepkisi oluştu.

Sadece iki hafta içerisinde, çok çeşitli demokratik kitle örgütleri tarafından bağımsız organize edilen imza kampanyalarında 60 binden fazla imza toplandı; ülke genelinde milyonlarca üyesi bulunan 65 örgüt tarafından destek açıklamaları yayınlandı.

Akademisyenlerin imza kampanyası bölgesel ve ülkesel sınırları parçalayarak 60’dan fazla uluslararası kuruluşun ve örgütün, Nobel ödüllü akademisyenlerin ve önde gelen politikacıların destek mesajlarıyla ve dünya genelinde organize edilen 10’dan fazla uluslararası imza kampanyasıyla fazlasıyla ihtiyacı hissedilen muazzam bir uluslararası dayanışma da yarattı.

İmza kampanyasıyla birlikte akademisyenler üzerinde yoğunlaşan ki bu baskılar, esasında Türk devletinin yeni “terörle mücadele” stratejisinin kapsamını da karakterize ediyor. Türk hükûmetinin “yeni” politik ve askeri doktrini, devlet şiddeti Kürtler ve Kürt haklarının destekçileri üzerine yoğunlaştırılarak sadece Kürt sorununa o bilindik askeri çözümü teşvik etmekle kalmıyor, aynı zamanda “terörle mücadele” klişesiyle kamufle edilmiş bir örtülü politik ajandaya hizmet ediyor.

Güvenlik güçlerinin askeri operasyonları sonrasında Silvan’da bir ev. Sertaç Kayar / Reuters
Güvenlik güçlerinin askeri operasyonları sonrasında Silvan’da bir ev. Sertaç Kayar / Reuters

Kanlı bir politik komplo

Onyıllara uzanan silahlı çatışmaları sonlandırmak umuduyla geçirilen kırılgan barış görüşmeleri döneminin ardından, Türk devletinin “yeni” politik ve askeri doktrini, Erdoğan’ın Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) tek-parti hükûmetini sağlayacak parlamento çoğunluğunu kazanamadığı Haziran 2015 Türkiye genel seçimlerindensonra devreye sokuldu.

Taktiksel bakımından hükûmet, “yeni” anti-Kürt stratejisini, MHP’ye kayan Türk milliyetçilerinin oylarını geri kazanmak ve HDP’de kümelenmeye başlayan Türkiyeli muhaliflerin “emanet oylarını” parçalamak ve dağıtmak hevesiyle bir “seçim kampanyası” olarak hayata geçirdi.

Bu noktada altını çizmek gerekir ki devletin, “yeni” politik ve askeri doktrinini rahatlıkla icra etmek için ihtiyaç duyduğu AB ve ABD desteğini Suriyeli göçmen krizi ile IŞİD’e karşı askeri koalisyon argümanlarından istifade ederek sağlıyor.

“Yeni” doktrin ekseninde, devlet ve PKK arasındaki devam eden ateşkes ve barış görüşmeleri, Kürt bölgelerinde AKP hükûmeti tarafından deklare edilen olağanüstü haller ve sokağa çıkma yasaklarıyla birlikte resmi olarak temmuz ayında askıya alındı.

Türkiye’deki İnsan Hakları Derneği’nin bir raporuna göre yalnızca haziran ve kasım ayları arasında Kürt kentlerinde yürütülen askeri operasyonlarda 602 kişi (41’i çocuk) öldürüldü, bin 300 kişi yaralandı, bin 4 kişi tutuklandı ve 5 bin 713 kişi gözaltına alındı. Bunun yanında Suruç ve Ankara’da meydana gelen iki canlı bomba saldırısında 134 kişi öldürüldü ve 564 kişi yaralandı.

Bu kanlı “seçim kampanyası”, sadece altı aylık bir zaman dilimi içerisinde bir önceki seçimde MHP’ye kaymış milliyetçi kesimleri tekrardan AKP’ye taşıyarak ve Türkiyeli muhaliflerin HDP’de toplaşan oylarını parçalayarak ve dağıtarak hedefine ulaştı. AKP,Kasım 2015’deki erken genel seçimde, yüzde 49,5 oy kazanarak tek parti çoğunluğuna yeniden erişti.

Her ne kadar Türkiye’nin “yeni” anti-Kürt doktrini, piyasaya sürülüş dönemi itibariyle, Erdoğan rejiminin Haziran 2015 seçimlerinde tepetaklak olan tek-parti hayallerini tekrardan gerçek kılmaya yönelik taktiksel bir manevra izlenimi yaratmış olsa da, her geçen gün artarak devam eden saldırılar, bunun basit bir seçim taktiğinin çok ötesinde bir stratejik konumlanış olduğunu işaret ediyor.

Diyarbakır’ın Sur ilçesindeki Ocak ayının başında yaşanan protestodan bir kare. Sertaç Kayar / Reuters
Diyarbakır’ın Sur ilçesindeki Ocak ayının başında yaşanan protestodan bir kare. Sertaç Kayar / Reuters

Hegemonyanın güçlendirilmesi

Davutoğlu’nun Bulgaristan ziyareti sonrasında gazetecilerle yaptığı görüşmede Kürt kentlerinde yürütülmekte olan askeri operasyonlara ilişkin yaptığı açıklama, devletinin “yeni” doktrininin stratejik boyutuna ilişkin önemli bir itirafı da içeriyor:

“Daha 2013 yılı Kasım ayında yaptığımız değerlendirmede 12 kritik ilçeyi öngörmüştük. İki üç ay önceki mücadeleye bakarsanız, Lice, Silvan, Varto, Kulp var, Cizre devam ediyor, Doğubeyazıt, Yüksekova var. Bu kritik ilçelerin çoğunda kontrol sağlandı. Şimdi mücadelenin yoğun olarak seyrettiği 4-5 yer kaldı: Sur, Cizre, Silopi, Nusaybin, Dargeçit… Şu anda oraya yoğunlaşmış durumda. Bunların özelliği ne? Nusaybin, Cizre, Silopi sınır ilçeleri. Nusaybin, Kamışlı’nın devamı. 10 adım atsan Suriye tarafına geçiyorsun zaten.”

Anlaşıldığı kadarıyla, devletin “yeni” savaş konseptinin temelleri Mayıs-Ağustos 2013’dekiGezi Ayaklanması’nın hemen ardından atılıyor. Ülkenin tüm muhalif kesimlerini birleştiren Gezi başkaldırısından edindiği tecrübe, hükûmetinin yaratmış olduğu politik ve sosyal kutuplaşmaları aşabilmek için aşırı-milliyetçi müttefikleri de içerecek yenilenmiş bir sivil konsensüse ihtiyaç duyduğunu algıladığını ortaya koyuyor.

Daha geniş bir ifadeyle Türkiye devleti, “yeni” anti-Kürt doktrini aracılığıyla, devlet şiddetini Kürt halkına ve destekçilerine yoğunlaştırarak bir yandan politik ve toplumsal muhalefeti yerele hapsetmeyi amaçlarken, öte yandan milliyetçi sivil toplumu ve politik organizasyonları Türk şovenizmi bayrağı altında tekrardan birleştiren yeni bir sivil konsensüsü inşa ediyor ve Erdoğan rejimin hegemonyasını güçlendiriyor.

Bu bağlamda Barış için Akademisyenler tarafından düzenlenen imza kampanyası sadece hükûmetin Kürt politikasına karşı bir başkaldırıyı ifade etmiyor, aynı zamanda “yeni” stratejinin en hayati noktasına, yani toplumsal ve siyasal muhalefetin yerelliğe hapsedilmesine, oldukça etkili bir darbe indiriyor. Ülkenin her tarafından akademisyenleri, öğrencileri, aydınları ve kent profesyonellerini tekrardan yek vücut haline getirerek uluslararası kamuoyuna Erdoğan’ın “yeni” politik ve askeri stratejisinin tolere edilemeyeceğini haykıran bir uyanış çağrısı gönderiyor.

Bu makalenin orijinal halini İngilizce olarak yayınlanmış olduğu The Conversation’da okuyabilirsiniz.

Hazırlayan: Celal Cahit Agar
Başlık Çizimi: Paulo Zerbato

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s